Hipertansiyon

Tansiyon Nedir?

Bu basınç alınan gıda, yapı­lan iş ve harcanan güçle bağlantılı olarak gün içinde küçük değişiklikler gösterebilir.

Kan basıncı (veya tansiyon) iki ölçümle ifade edilir:
• Sistolik basınç (büyük tansiyon)
• Diyastolik basınç (küçük tansiyon)

Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon) Nedir?

Gün içinde kan basıncının belirli bir süre yüksek olması,

yüksek tan­siyon (hipertansiyon) olarak tanımlanır. Tansiyon milimetre civa (mmHg) olarak ifade edilir. Sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 120 mmHg ve diyastolik kan basıncının (küçük tansiyon) 80 mmHg olması en uygun tan­siyon değeridir. Kan basıncının 120-129/80-84 mmHg olması normal, 130-139/85-89 mmHg olması yüksek normal tansiyan olarak adlandırılır. Kan basıncının 140/90 mmHg’nın üzerinde olması hipertansiyondur.

Ülkemizde hipertansiyon oldukça yaygın bir problemdir. Erişkin her 3 kişiden 1’inde hipertansiyon vardır. Kadınlarda erkeklerden daha sık­tır. Türkiye’de hipertansiflerin önemli bir kısmı (% 53), ekonomik olarak üretken çağ kabul edilen orta yaş grubundadır. Ülkemizde nüfus yapısının daha çok genç olduğu dikkate alındığında, 30 yaş altında görülen hiper­tansiyon sıklığı (% 12) ihmal edilmeyecek düzeydedir. Altmış yaşın üzerin­de hipertansiyon görülme sıklığı % 60-80’lere kadar yükselmektedir. Ülke­mizde, hipertansiyon görülme sıklığı yüksek olmasına rağmen, hastaların sadece %40’ı bunun farkındadır.

Tansiyon Nasıl Ölçülür?

Kan basıncı tansiyon aleti ile ölçülür. Tansiyonun doğru ölçülmesi için şu noktalara dikkat edilmesi gerekir:

• Ölçümden kısa süre önce sigara veya kahve içilmemiş olmalı.

• Kişi dinlenmiş olmalı.

• Ölçüm sırasında manşon kalp seviyesinde tutulmalı.

• Ölçüm cihazının manşonu uygun boyutta olmalı.

HİPERTANSİYON VE EGZERSİZ

Yüksek Tansiyon Nelere Yol Açar?

Yüksek tansiyon sinsi bir hastalıktır. Bu özelliğinden ötürü her yaşta görülebilir. Belirti vermeden ortaya çıkar. Yüksek tansiyon kontrol altına alınmazsa, aşağıdaki sorunlar ortaya çıkabilir:

• Kalp hastalığı,

• Felç,

• Boyun ve bacak damarlarında tıkanma,

• Kalp yetmezliği,

• Böbrek hastalığı,

• Görme kaybı.

Ailenizde yüksek tansiyon varsa,

Yaşınız 40’ın üzerindeyse,

Şişmansanız,

Sigara içiyorsanız,

Şeker hastası iseniz ve ailenizde şeker hastası varsa,

Gebe iseniz,

tansiyonunuzu sık aralıklarla ölçtürünüz

Yüksek Tansiyonla Başa Çıkabilmek Için Ne Yapmalı?

Tansiyon yüksekliği olan bütün hastalara yaşam tarzı ile ilgili değişik­likler önerilmektedir.

• Kişi sağlıklı olduğu kiloyu bilmeli ve o kiloda kalmalıdır. Vücut küt­le indeksiniz (vücut ağırlığı/boy2) 25 kg/m2’nin üzerinde ise kilo vermeniz gerekir (Vücut kütle indeksi, kilogram cinsinden vücut ağırlığının, metre cinsinden boyun karesine bölünmesi ile hesaplanır).

• Tuz tüketimi kısıtlanmalıdır.

• Alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

• Meyve ve sebze tüketimi artırılmalı, doymuş ve total yağ tüketimi azaltılmalıdır.

• İlaçlar düzenli alınmalıdır.

• Sigaradan kullanımına son verilmelidir.

• Düzenli fiziksel aktivite ve egzersiz yapılmalıdır.

Egzersiz ve Yüksek Tansiyon

Kan basıncı ilaçlar ile kontrol altına alındıktan son­ra, egzersiz programına başlanabilir.

Düzenli Egzersizin Faydası Nedir?

• Kullanılan ilacın dozunu azaltabilir veya ilaca gereksinimi ortadan kaldırabilir.

• Kalp hastalığı ve diğer kronik hastalıklara yakalanma riskini azaltır.

• Kişiyi enerjik kılar; stresi azaltır.

• Kilo vermeye yardımcı olur.

• Kasları ve kemikleri güçlendirir.

• Yaşam kalitesini artırır.

• Düzenli egzersiz kan basıncını azaltır. Araştırmalar düzenli egzersizin hafif ve orta derecede hipertansiyonda kan basıncını ortalama 10 mmHg düşürdüğünü göstermektedir. Bu miktar kan basıncı ilaçları ile elde edilen etki ile benzerdir. Ancak uzun dönemde sağlanacak faydalar çok daha fazladır. Orta yoğunluktaki egzersizin ağır yoğunluktaki egzersize göre kan ba­sıncını daha etkin düzeyde düşürebildiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış­tır.

Nasıl Bir Egzersiz Programı Uygulanır?

Orta ve ağır derecede egzersiz programlarına başlamadan önce risk analizi yapılması ve ön bir egzersiz testinden geçilmesi gerekir.

Aerobik aktiviteler, yüksek kan basıncınızı kontrol etmenizi sağlar. Es­neklik (germe) ve kuvvetlendirme egzersizleri ise egzersiz programının önemli bir parçasıdır.

Egzersiz Uygulanırken Dikkat Edilmesi Gereken Konular:

• Önce ısınma egzersizleri (10-15 dakika) yapılmalıdır.

• Isınma ve soğuma sırasında esneklik egzersizleri yapılmalıdır.

• Egzersiz yapılırken kalp atım hızı izlenmelidir.

(Kalp atım hızı sayılarak veya kalp atım hızını gösteren aletler kullanılarak izlenebilir)

• Yapmaktan zevk alınan aktiviteler, grup halinde uygulanmalıdır.

• Egzersizlerin sonunda aktivite düzeyi yavaş yavaş azaltılmalıdır (5-10 dakika soğuma).

• Egzersiz sırasında nefes tutulmamalıdır. Egzersiz sırasında nefesi tutmak, kanın kalbe geri dönüşünü azaltır.

Aerobik Egzersizler

Kalp hızını veya nefes alış verişini hızlandıran uzun süreli hareketler, aerobik (oksijen alarak yapılan) egzersizler olarak düşünülür. Merdiven çıkma, yürüyüş, hafif koşu, bisiklete binme ve yüzme aerobik aktivitelere örnek olarak verilebilir.

Yürüyüş: Organizmanın temel fiziksel aktivitesidir. Herkes tarafından, her zaman ve her yerde yapılabilir. Yürüyüş, bacaklarda kan dolaşımını artırır ve kalp kasını kuvvetlendirir. Ke­mik ve kaslar için çok az yaralanma riski oluşturur. Hızlı ve tempolu yürüyüş aerobik egzersizdir. Hızlı adımlarla yürüyüş, aynı mesafede, en az koşu kadar kalori yakar. Bu aktiviteden yeterince yarar sağlayabilmek için, uzun süre yürümek gerekir. Uygun ayakkabılar ile günde en az bir saat yürümek önerilir.

Koşu: Kasların ve kalp-solunum sisteminin kapasitesini dereceli olarak güçlendiren bir fiziksel aktivitedir. Yaralanmalardan korunmak için bilinçli bir programın uygulanması gerekir. 40 yaş üzeri iseniz, spor geçmişiniz olsa bile bir hekim kontrolünden geçerek ve düzenli bir antrenman progra­mı uygulamalısınız. Programları uygularken fizyoterapiste danışmalısınız. Fizyoterapistin denetimi ile çalışmanız egzersizin daha etkili ve güvenli olmasını sağlar.

Yüzme: Koşu gibi, yüzmeye de dereceli olarak başlamak gerekir. Baş­langıçta en fazla 500 m yüzülür ve dinlenilir. Mesafe azar azar artırılır. Ha­vuz kurallarına ve güvenlik tedbirlerine dikkat edilmesi gerekir. Bu pek doğal olarak kişinin fonksiyonel egzersiz kapasitesine bağlıdır. Ör­neğin 500 m, bazıları için yeterli olurken bazı ki­şiler için ulaşılmazdır.

Bisiklet: Bisiklet, bacakları ve ayakları, vücu­dun ağırlığından kurtaran bir koşulda uygulanır. Bacaklar, koşudakinden çok daha az yaralanma ve burkulma riski ile karşı karşıyadır. Bisiklet çevirme kalp-solunum kapasitesinin geliştirilmesi için önerilir. Evde sabit bisiklet kullanımı, bacak, uyluk ve kalça kaslarınızı çalıştırır. Katedilen me­safeyi ve egzersiz yapan kişinin nabız sayısını gösteren sabit bisikletler, evde kullanıma en uygun olanlarıdır. Diğer sporları yapma olanağınız yok­sa, evde sabit bisiklet kullanımı çok iyi bir çözüm olabilir.

Esneklik (Germe) Egzersizleri

Farklı kas gruplarını içeren germe egzersizleri uygulanabilir. Kas, ger­gin bir pozisyonda 10-20 saniye süre ile tutulur. Esnekliği az olan kas grupları için bu hareketler, 60 saniye süre ile uygulandığında, o kas gru­bunun esnekliğinde zamanla bir artış sağlanabilir.

• Aerobik tipteki egzersizler, haftanın çoğu gününde, her seferinde en az 30 dakika olarak uygulanmalıdır.

• Eğer bir seferde bu kadar zaman ayrılamıyorsa, aktivite süresi gün içinde daha kısa sürelere bölünebilir.

• Egzersizi düşük-orta düzeyde ve tahmini en yüksek kalp hızında (220-yaş) [%60-80’inde] yapınız. Bu seviyenin düzenlenmesinde fizyote­rapisten yardım alınmalıdır.

Kuvvetlendirme Egzersizleri

Dirençli egzersizler (ağırlık kaldırma gibi), genellikle hipertansiyonu olan kişilere önerilmez. Uygun olduğunda, kuvvetlendirme egzersizlerinin kalp-dolaşım dayanıklılığını güçlendiren, aerobik egzersizlerle birlikte kul­lanılması önerilmektedir. Kişinin duruşu, kaldırdığı ağırlık miktarı mutlaka takip edilmelidir. Egzersizler sırasında nefesin tutulmaması gerekir.

Günlük Yaşamla İlgili İpuçları

• Asansör kullanmak yerine merdiven­lerden inip çıkınız.

• İşyerinize giderken araba ile gitmek yerine yürüyün veya otobüsten bir veya iki durak önce ininiz.

• İşyerine geldiğinizde arabanızı park yerinin en uzak bölgesine park ediniz.

• Sizinle birlikte egzersiz yapacak birini bulunuz. Bu sayede daha is­tekli egzersiz yapabilirsiniz.

• Egzersiz sırasında aşağıdaki uyarıcı belirtilerden birini hissettiğiniz­de, hemen egzersizi bırakınız ve doktorunuza başvurunuz:

• Göğüs ağrısı veya rahatsızlık hissi,

• Baş dönmesi veya bayılma,

• Kol veya çenenizde ağrı,

• Ciddi nefes alamama hissi,

• Düzensiz kalp atımı,

• Aşırı yorgunluk.

Tansiyonu kısaca kan basıncı olarak tanımlayabiliriz. Damarlarınızdaki kan, dolaşım sırasında bir basınç oluşturur.

Diyabet

Diyabet Nedir?

Diyabet kronik, pankreasın yetersiz veya hiç insülin üretmemesiyle karakterize, şeker yüksekliğiyle seyreden bir hastalıktır. insülin, şekerin enerji olarak kullanılabilmesi için hücreye girmesini sağlamakta gerekli bir hormondur. İnsülin miktarının veya etkinliğinin azalmasına bağlı olarak kan şekeri yükselir.(Hiperglisemi).

Bu durum uzun dönemde birçok doku ve organlarda hasara yol açar. Diyabetin iki önemli ve belirgin tipi vardır:

Tip 1 diyabet

Tip 1 diyabet otoimmün mekanizmalara bağlı olarak insülinin pankreasta hiç üretilmediği ya da çok az üretildiği tiptir. ‹nsülin vücutta hiç bulunmadığından, diyabet ancak insülin enjeksiyonu veya pompayla tedavi edilebilir. Ayrıca tip 1 diyabete juvenil diyabet de denir. Genellikle çocuk yada genç erişkin çağda ortaya çıkar.

Tip 1 diyabet, bazen, insüline bağımlı, genetik olarak yönlendirilmiş veya erken başlangıçlı diyabet olarak adlandırılır. Tip 1 diyabetli hastalar genellikle insülini hiç üretmemektedirler.

Tip 1 diyabet herhangi bir yaşta da çıkabilir, fakat genellikle çocuklarda ve genç erişkinlerde oluşur. Hasta kişiler, kanlarındaki glukoz seviyesini kontrol etmek için her gün insülin enjeksiyonu yapmak zorundadırlar. Eğer Tip 1 diyabetli kişiler insülin bulamazlarsa diyabet komasına girerler.

Uluslararası Diyabet Federasyonu, dünyada en az 17 milyon kişide Tip 1 diyabet olduğunu tespit etmiştir

Tip 2 diyabet

Tip 2 diyabet daha çok insülin direnciyle karakterizedir. Tip 2 diyabette insülin yeterince düzenli salınıp etkili olamamaktadır. Aslında insülin miktarları normal, hatta fazla bile olabilir. Sıklıkla egzersiz ve diyet, tedavide en etkin yöntemlerdir. Bununla beraber tedaviye ilaç ve bazen insülin de eklemek gerekebilir. Tip 2 diyabet en sık görülen tip olup toplumda rastlanma sıklığı oranı %90’dır ve dünyada yaklaşık 246 milyon insan tip 2 diyabetlidir.

Tip 2 diyabetli kişilerde, insülin üretimi azdır veya onu yeterince kullanamamaktadırlar.

Genellikle insülin enjeksiyonu gereksinimleri yoktur. Yalnızca diyet veya oral tabletler (ağızdan alınan ilaçlar) ile tedavi olabilirler.

Tip 2 diyabet, insüline bağımlı olmayan diyabet veya geç başlangıçlı diyabet olarak da adlandırılır. Tip 2 diyabetli kişilerin genellikle insülin gereksinimleri yoktur. Genellikle, diyetlerini kontrol ederek, düzenli egzersiz yaparak, ağızdan ilaç ve bazen de insülin alarak kanlarındaki glukozu kontrol edebilirler.

Tip 2 diyabet, 45 yaşından büyük şişman kişilerde en yaygındır. Bununla birlikte, artan obezitenin bir sonucu olarak, çocuklarda ve genç erişkinlerde de yaygın hale gelmektedir. Tip 2 diyabet en yaygın diyabet tipidir, tüm diyabetlilerin %90-95’ini oluştururlar.

Eğer tip 2 diyabetli kişilerde tanı erken konmaz ve tedavi edilmez ise, ölüme bile yol açabilen ciddi komplikasyonlar gelişebilir.Tüm dünyada milyonlarca kişi hastalığını bile bilmeden veya yeterli tıbbi bakıma ulaşmadan Tip 2 diyabetli olarak yaşamaktadırlar.

Uluslararası Diyabet Federasyonu, dünyada en az 170 milyon kişide Tip 2 diyabetli olduğunu tahmin etmektedir.

Her iki tip şeker hastalığı da ciddi etkileri olan hastalıklar olup çocuklarda her iki tip diyabet de oldukça sık bulunmaktadır. Rastlanma sıklığındaki artış, özellikle çocukları korumanın ciddiyeti açısından önemlidir.

Diğer Diyabet Tipleri

Bir diğer diyabet tipi, bazen gebe kadınlarda oluşan, geçici bir diyabet formudur. “Gestasyonel Diyabet” olarak adlandırılmaktadır. Hamilelik tamamlandığında genellikle kaybolmaktadır. Bu tip diyabeti olan kadınlar, daha sonraki zamanlarda, yüksek oranda, Tip 2 diyabet geliştirme riskine sahiptirler (%15).

Bazı çocuklar tip 1 ve tip 2 arası mixt tip diyabet belirtileri gösterirler. Bu tip diyabete hybrit de denir. Çifte diyabet olarak da adlandırılan bu diyabet tipi, özellikle şişman çocuklarda çok görülmektedir.

Bunlara ek olarak bir de ileri yaşta görülen, tip1 benzeri diyabet vardır, MODY adı verilir.

Neden Dikkatli Olmalısınız ?

İstatistikler Korkutucudur…

1985’te, tüm dünyada, tespit edilen 30 milyon diyabetli vardı. Bugün, 230 milyondan fazla diyabetli mevcuttur. Yaklaşık 20 yılda, hemen hemen yedi kat artma olmuştur. Eğer bu epidemiyi yavaşlatmak için hiçbir şey yapılmaz ise, 25 yıl içerisinde, sayı 350 milyonun üzerine ulaşacaktır.

Diyabet Komplikasyonları maliyetinin, tüm dünyada total sağlık hizmetleri harcamalarının %5-10’unu oluşturduğu tahmin edilmektedir.

Diyabet, gelişmiş ülkelerde, erişkin yaş çalışma grubunda kısmi görme kaybı ve körlüğün temel nedenidir.

Diyabete bağlı parmak veya bacak amputasyonları, kazalarda oluşan amputasyonlara göre daha fazladır.

Diyabetli kişiler daha fazla kalp infarktüsü ve felç geçirme riskine sahiptir.

Diyabetli kişiler çok yüksek bir böbrek hastalığı geliştirme riskine sahiptir.

Ülkelerin tahminen %25’i, kendi ulusal sağlık planlarında diyabet bakımında herhangi bir özel önlem almamaktadırlar.

Kimler Diyabet Olur ?

Herhangi bir kimse, herhangi bir yerde, herhangi bir yaşta diyabetli olabilir.

Birçok erişkin, semptomları tanınmadan birkaç yıl önce diyabetli olmuş olabilir. Tanı konduğu sırada, bunların bir çoğunda, diyabet komplikasyonları gelişmeye başlamıştır -Görme azalması, böbrek yetmezliği, kalp hastalığı, felç ve sinir hasarı gibi-. Dünyanın birçok yerinde de, hiç teşhis edilmemiş birçok diyabetli vardır.

Diyabeti erken ortaya çıkarmak demek, tedavisinin daha kolay ve ciddi komplikasyon riskinin önemli ölçüde azaltılabilir olması demektir.

Diyabetin gelişmesine yardımcı birçok risk faktörleri vardır.

Tip 1 Diyabet İçin Risk Faktörleri:

Bunlar, çok iyi tanımlanmamışlardır. Fakat, genetik ve çevresel faktörlerin bu tip diyabet gelişimi için tetikleyici rol oynayabildiği görülmektedir. Esas etken, oto-immün mekanizmasının bozukluğudur.

Tip 2 Diyabet için Risk Faktörleri:

* Yaş: Diyabetli kişilerin %90- 95’i tip 2 diyabetlidir. Bu tip genellikle 40 yaşın üzerindeki kişilerde oluşur. Fakat zamanımızda, çocuk ve adolesanları da önemli ölçüde etkilemektedir. Yaşlandıkça, diyabet riski artmaktadır.

* Şişmanlık: Tip 2 diyabetli kişilerin %80’inden fazlası kiloludur. Ne kadar kilolu olursanız o kadar yüksek diyabet riski taşırsınız.

* Diyabete İlişkin Aile Hikayesi: Araştırmalar, eğer yakın aile üyelerinde bir diyabet hikayesi var ise kişilerin daha fazla risk altında olduğunu göstermiştir. Akrabalık ne kadar yakın ise, diyabet riskiniz de o kadar yüksektir.

* Fiziksel Aktivite: Araştırmalar aktif bir hayat sürdürmeyen kişilerin, daha fazla tip 2 diyabet gelişme riskinde olduğunu göstermiştir. Ne kadar az egzersiz yaparsanız diyabet gelişme olasılığı o kadar yüksektir.

* Bozulmuş Glukoz Toleransı (IGT): Sağlıklı bir kişinin kan şekeri 70-110 mg/dl (100 mililitre kanda mg olarak glukoz) arasındadır. Veya 3.9-6.0 mmol/L arasındadır. Bozulmuş glukoz toleransı, normalden daha yüksek bir kan glukoz seviyesidir. Açık diyabetin başlangıcıdır.

*Irk/Etnik Özellikler: Bildiğimiz kadarıyla, ırk ve etnik özellikler bir kişide diyabet gelişme olasılığını belirlemede önemlidir.

*Hamilelik Sırasında Diyabet: Bazı kadınlarda, hamilelikleri sırasında “gestasyonel diyabet” adıyla bilinen geçici bir diyabet tipi oluşur. Gestasyonel diyabet tüm hamileliklerin %2-5’inde gelişir. Fakat genellikle, hamilelik sonlandığında kaybolur. Bununla birlikte, gestasyonel diyabeti olan veya 4 kg veya daha büyük bebek dünyaya getiren kadınlarda, yaşamlarında daha geç bir dönemde, daha fazla Tip 2 diyabet gelişme olasılığı vardır.

Diyabetin Uyarıcı İşaretleri Nelerdir?

Kişilerde, farklı uyarıcı işaretler vardır ve bazen bunlar çok açık işaretler olmayabilir. Fakat işaretlerin bazıları, genel olarak tanıya yönelik işaretlerdir.

Yaygın Olarak Gözlenen Uyarıcı İşaretler

Tip1 Diyabet:

Tip 1 diyabetin başlangıcı genellikle birdenbire ve dramatiktir (saman alevi gibi). Aşağıdaki semptomları içerebilir:

* Anormal susama ve ağız kuruması,
* Sık idrara çıkma,
* Kol ve bacaklarda yorgunluk/Enerji azlığı,
* Sürekli açlık hissi,
* Ani kilo kaybı,
* Yavaş iyileşen yaralar,
* Tekrarlayan infeksiyonlar,
* Bulanık görme.

Tip 2 Diyabet:

Yukarıda listelenen aynı semptomlar tip 2 diyabetli kişilerde de gözlemlenebilir. Fakat, genellikle, semptomlar daha az belirgindir. Tip 2 diyabetin başlangıcı yavaştır ve sonuçta tespit etmek güç olabilir. Gerçekten de, tip 2 diyabetli bazı kişiler, erkenden hiçbir belirgin semptom göstermezler. Bu kişilerde çoğunlukla hastalık tablosu birkaç yıl sonra teşhis edilir. O zaman birçok komplikasyon gelişmiş olarak karşımıza gelir.

Diyabet olabileceğini düşünen kişiler ve ailesinde diyabet olan ve yukarıdaki belirtileri olanlar bir diyabet uzmanına muayene olmalıdırlar.

Tip 2 diyabet özellikle 40 yaş üstündeki insanlara ciddi zararlar veren bir hastalıktır. Ancak son dönemlerde özellikle şişman ve hareketsiz çocukların artışı ile beraber çocuk ve genç yaşta tip 2 diyabetli sayısı artmaktadır. Bu artışın, beslenme biçimindeki değişime bağlı olduğuna inanılmaktadır. Dünyada yüksek yağ içeren yiyeceklerin artışı, lifli gıdaların alınmaması, ailelerin evde yemek yerine kolaycılığı seçip dışarıdaki hazır yiyeceklere yönelmelerinin bunda etkisi olduğu düşünülmektedir.

Tip 2 diyabetlilerin büyük çoğunluğu (%85’i), tanı konduğu anda şişmandır. Dünyada her 10 çocuktan birinin kilolu olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 30-45 milyon çocuğa denk gelen bu grubun 22 milyonu 5 yaşın altındadır. Tüm bu çocuklar yüksek diyabet riski altındadır.

Diyabetin Komplikasyonları Nelerdir ?

Diyabet, yaşam boyu süren, dikkatli kontrol gerektiren kronik bir hastalıktır. Gerektiği gibi kontrolü olmaz ise, kardiyovasküler hastalık, böbrek yetmezliği, körlük ve sinir hasarı gibi çeşitli komplikasyonlara yol açabilirler.

Kısa Süreli Komplikasyonlar

Düşük Kan Şekeri (Hipoglisemi): İnsulin kullanan bir kişi, sık sık kan şekerinin çok düşük seviyelere düşme problemi ile karşılaşabilir. Buna, ihtiyaçdan fazla insülin yapmak, aşırı egzersiz yapmak veya yeterli karbonhidrat almamak yol açmış olabilir. Hipoglisemi biraz şeker yiyerek hızla düzeltilebilir. Eğer düzeltilmez ise kişinin bilincini yitirmesine yol açabilir, acil hastane tedavisi gerektirir. Bunu önlemek için diyabetli hastaların daima yanlarında kan şekerini hemen yükselten glucagon iğnesi bulundurması gerekir.

Diyabetli kişinin hipoglisemiden korunmak için belirtilerini bilmesi çok önemlidir. Kan şekeri düşmesi hastada; acıkma, baygınlık, fenalık, terleme, el, ayak titremesi, daha sonra şuur kaybı gibi belirtiler gösterir.

Hiperglisemi ve Ketoasidoz:

Kan şekeri çok yükseldiğinde (>300 mg%) organizma, yağları yakıt olarak kullanır. Vücut yağları parçalandığında, keton diye bilinen asitli atıklar oluşur. Vücut çok fazla miktardaki ketonları harcayamaz veya önleyemez ise bunları idrar yolu ile atıp tüketmeyi dener. Ancak, vücut tüm ketonları serbestleştiremez ve kanda birikirler. Bu durum ketoasidoz denen tabloya yol açar. Ketoasidoz, insülin yokluğu ile ortaya çıkan ciddi bir durumdur. Esas olarak, tip 1 diyabetli kişilerde çokça, tip 2 diyabetlilerin ayarsız olanlarında da daha nadir görülür. Genellikle kötü kontrollü yada tedavi almayan tip1 diyabetlilerde görülür. Vücut, şekere ihtiyacı olmasına rağmen insülin olmadığından şekeri başka yollarla elde eder. Bu yol, yağlardır ve yağlardan şeker elde ederken bu normal olmayan üretim aynı zamanda keton oluşmasına da neden olur.

KETON ARTIŞI VE BELİRTİLERİ:

Hızlı nefes almaya,
• Kalp atışında artışa,
• Karın ağrısına,
• Kusmaya,
• Halsizlik ve ağızda elma çürüğü kokusuna neden olur.
Diyabetik ketoasidoz dünyada tip 1 diyabetli çocukların ölümüne neden olmaktadır. Eğer tedavi edilmezse %100 ölümcüldür. Genellikle beyinde şişme (edem) ile ölüm olur ve bu ölüm nedeni çocuklara özgüdür..

Yeni başlayan tip 1 diyabetli çocukların %40’ında DKA görülür. Özellikle daha tanı konulmamış çocuklarda, yüksek şekerin uzun süre devam etmesi şiddetli ketoasidozise neden olur. Tanı konulamayan tip 1 diyabetli çocukların en önemli belirtilerinden biri ise gece terlemesidir. Yatak ıslak uyanırlar. Bu gibi ön bulguları anlatan posterler geçen yıl italya’da ailelerin çocuklarındaki hastalığı daha erken görmesini sağlamış ve ketoasidoz vakaları %78 den %12.5’a inmiştir.

Diyabetli çocuklar tam sağlıklı ve üretken bir yaşam sürebilirler…

Laktik Asidoz:

Nadir görülen bir komplikasyondur. Laktik asidoz, laktik asidin vücutta birikmesidir. Hücreler, enerji için glukozu kullandıklarında, laktik asit yaparlar. Eğer, fazla miktarda laktik asit vücutta kalıyor ise denge bozulur ve kişi kendisini hasta hissetmeye başlar. Laktik asidoz nadir bir durumdur ve esas olarak tip 2 diyabetli kişileri etkiler.

Bakteriyel/Mantar İnfeksiyonları:

Diyabetli kişiler bakteri ve mantar infeksiyonlarına daha yatkındırlar. İnfeksiyonlar, sıklıkla idrar yolları ve üst nefes yollarında ve deride ortaya çıkabilir.

Mantar infeksiyonları, atlet ayağı, ciltte yuvarlak oluşumlar ve vaginal infeksiyonlar da çok görülen problemlerdir.

Uzun Vadeli Komplikasyonlar

Göz Hastalığı: 

 Göz hastalığı veya retinopati, gelişmiş toplumlarda erişkin yaş grubunda görme azalması ve körlüğün en önemli nedenidir. 15 yıllık diyabeti olan hastaların yaklaşık %2’sinde legal olarak görme kaybı, %10’unda ise ciddi anlamda görme azalması vardır.

Böbrek Hastalığı:

Diyabet, böbrek hastalığının (nefropati) en önemli nedenlerinden biridir. Diyabetli tüm kişilerin yaklaşık 1/3’ünde böbrek hasarına ratlanır ve Tip 1 diyabetli hastaların yaklaşık %20’sinde böbrek yetmezliğine götüren fonksiyon bozuklukları oluşur.

Sinirleri Tutan Komplikasyonlar:

Diyabetik sinir hastalığı veya nöropati diyabetli tüm kişilerin en az yarısını etkiler. Farklı nöropati tipleri vardır. Bunlar, ayaklarda, bazı vakalarda ellerde, duyu kaybına, ayakta ağrıya neden olur ve kalbi, gözü, mideyi, mesane ve genital organları içine alan somatik organ nöropatiye yol açar.

Ayaklarda duyu kaybı, diyabetli kişilerin farkına varmadan ayaklarını yakmalarına ve yaralamalarına yol açar. Bu yaralanmalar ülserlere, gangrenlere ve zamanında tedavi olmazlarsa muhtemelen amputasyonlara neden olabilir.

Dolaşım Sistemi Hastalıkları:

Dolaşım sistemi hastalığı veya kardiyovasküler hastalık tip 2 diyabetlilerde diyabet süresi ve şiddeti ile paralel bir artma gösterir. Avrupa orijinli diyabetliler arasındaki tüm ölümlerin %75’ini kalp-damar hastalığı oluşturmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, koroner kalp hastalığı, 45 yaş üzerindeki diyabetli kişilerin %8-20’sinde mevcuttur. Kalp hastalığı riskleri, diyabetli olmayan kişilerden 2-4 kez daha fazladır. Endüstriyel ülkelerde tip 2 diyabetli kişiler için en temel ölüm ve sakatlık nedenidir.

Amputasyon

Diyabet, yaralanma veya travma sonucu olan amputasyonlardan sonra en yaygın amputasyon nedenidir. Diyabetli kişiler, genel popülasyona kıyasla, alt ekstremite amputasyonuna 15-40 kez daha fazla maruz kalırlar.

Diyabetin Tedavisi

Bugün diyabeti, tamamen iyileştirici bir tedavi yoktur. Ancak, etkin tedavi vardır. Eğer, uygun ilaçlar, kaliteli bakım ve iyi tıbbi beslenme alabiliyorsanız aktif ve sağlıklı bir hayat sürdürebileceksiniz ve komplikasyon gelişme riskini azaltmış olacaksınız.

İyi diyabet kontrolü, mümkün olduğunca normale yakın kan şekeri seviyelerini muhafaza etmek demektir. Bu ,aşağıdakilerin bir kombinasyonu ile başarılabilir.

Kontrollü Diyet

Yiyecekler, kan şekeri düzeyini yükseltirler. Diyabetli kişiler, herhangi bir kimse gibi, dengeli bir diyete ilave olarak karbonhidratlı besinleri ölçülü almak zorundadırlar.

Fiziksel Aktivite

Egzersiz kan şekerini düşürür. İnsulin gibi, vücudun kendi kan şekerini etkin bir şekilde kullanmasına yardım eder. Egzersiz, kilo kaybetmenize de yardımcı olur.

İlaçlar

Diyabet tedavisinde kullanılan ilaçlar iki türdür.

1)İnsülinler
2)Ağız yolu ile kullanılan tabletler

İnsülin kan şekeri seviyelerini en etkili düşüren maddedir. Tip 1 diyabetli kişiler, yaşantılarını normal düzeyde sürdürebilmek için günde 2-3, hatta 4 defa insülin yapmak zorundadırlar.

Tip 2 diyabetli kişiler, kan şekerlerini düşürmek için oral hipoglisemik ilaçlara ihtiyaç duyarlar, çok az bir kısmı da insulin enjeksiyonu ihtiyacında da olabilirler.

Diyet, insülin, ağız yolu ile alınan ilaçlar ve egzersizin dengesini doğru olarak oluşturmak çok önemlidir.

Bu dengeyi başarmak, diyabetli bir kişi için yaşam boyu, usanmadan sürecek bir disiplin gerektirir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Kanada’da yapılan Diyabet Komplikasyonlarını Kontrol Çalışması (DCCT) ve İngiltere’de , Oxford Üniversitesinde yapılan Diyabet Çalışması (UKPDS) sonunda, kan şeker seviyelerini mümkün olduğunca normal seviyelere yakın tutma girişimi ile diyabetin komplikasyonlarının gelişimini geciktirme ve önleme de çok yararlı olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışmalarda;

* Göz Hastalığı geliştirme riskinde %76’ya kadar bir azalma,
* Böbrek Hastalığı gelişme riskinde %50’ye kadar bir azalma,
* Sinir Hastalığı gelişme riskinde %60’a kadar bir azalma,
* Felçlerde %33 den fazla bir azalma,
* Uzun vadeli komplikasyonlardan ölümde %33’e kadar bir azalma olduğu bu uzun süreli ve binlerce hasta üzerinde yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.

Sağlıklı Yaşam Tarzı

İyi haber, her şeker hastasının normal insanlar gibi bir hayat sürdürebilmesidir. Bunun sırrı, iyi kontrolde yatmaktadır. Böylece diyabet sizi değil, siz diyabeti kontrol edeceksiniz. Aşağıdakiler, dört unsurlu sağlıklı bir yaşam tarzı planını uygulamak için önemli kılavuzlardır.

* Dengeli bir diyet
* Fiziksel aktivite
* Tıbbi yardım (İlaç)
* Sosyal yaşamın düzenlenmesi

Diyabetimiz olsun olmasın, sağlıklı bir şekilde beslenmelisiniz ve düzenli olarak egzersiz yapmalısınız. Sağlıklı bir yaşam tarzı tip 2 diyabetin başlamasını önlemeye ve mevcut hastalığı olanlarda diyabete bağlı komplikasyonları sınırlamaya yardımcı olabilir.

Dengeli Bir Diyet

Çok iyi dengeli, sağlıklı yeme planı, diyabetli tüm kişiler için iyi bir kan şekeri kontrolünü sağlamada köşetaşı görevini üstlenmektedir. İnsülin veya tabletler ile tedavi edilmiş olup olmadığınıza bakılmaksızın siz her zaman, bilinçli bir yeme planını izlemek zorundasınız.

Yani, diyabetik denilen diyet gerçekte bir diyet değildir. Fakat, tüm aile için ideal olan sağlıklı bir yeme planıdır. Sağlıklı yemek, yalnızca kan şeker seviyelerini kontrol etmeye yardımcı olmaz (böylece diyabete bağlı komplikasyonların başlangıcını da geciktirir), fakat aynı zamanda vücut kilosunu korumaya ve kalp hastalığını önlemeye yardımcı olur. Eski bir deyiş olan “Ne yerseniz, O’sunuz” cümlesi kesinlikle doğrudur. Kan şekeri seviyeleri yediğiniz her şeyden etkilenmektedir. Akıllı yemek seçimleri sağlıklı bir yaşam ve hastalığı önlemek için anahtar görevini görür.

Fiziksel Egzersiz

Günümüzde, erişkinlerin çoğu ve giderek artan sayıda çocuklar, inaktif bir yaşam tarzı sürdürmektedirler. ‘Fitnes’, gelişmiş ülkelerde moda olmasına rağmen, biz bunu uygulamada hala aktif değiliz. Fiziksel aktivite herkes için çok önemlidir. Egzersiz, ‘fitnes’in gelişmesine yardımcı olur, kalori yakar ve böylece beden yağlarını azalır ve kas tonusü artar. Fiziksel aktivite iyi bir sağlık için anahtar görevini görür.

Diyabetli kişiler için, egzersiz kan şekerini düşürür, aynı zamanda, vücudumuzun kan şekerini etkili bir şekilde kullanmaya yardımcı olur (İnsulin duyarlılığını arttırır). Kilo kontrolü ve psikolojik olarak kendini iyi hissetmeyi de sağlar.

Farmakolojik Yardım

İnsülin kan şekeri seviyelerini azaltan bir maddedir. Vücut kendi insülinini yapamadığında (Tip 1 diyabetlide olduğu gibi, dışarıdan insülin vermek tedavinin esasını teşkil eder. Tip 1 diyabetli kişiler, sorunsuz ve iyi ayar için günlük yoğun insülin tedavisine ihtiyaç duyar. Planlı yaşamak, kan şekerlerini düzenli kontrol etmek (self-monitoring) ve ona göre insülin dozlarını ayarlamak ve doktoru ile ilişki kurmak en önemli görevi olmalıdır.)

Tip 2 diyabette, bir miktar insülin vücut tarafından üretilir. Fakat ihtiyacı karşılayacak yeterlilikte değildir. Tip 2 diyabetli kişiler, kan şekerini düşürmek için oral hipoglisemik ilaç kullanırlar ve bazıları insülin enjeksiyonu ihtiyacında olabilirler (Tip 2 diyabetli kişilerin %30’u durumlarını kontrol için biraz veya tamamen enjeksiyon ihtiyacında olabilirler). Buradaki önemli nokta, durumunuza uygun yeterli yardım aldığınızdan ve yaşamınızda gerekli ayarlamalar yaptığınızdan emin olmaktır. Kontrol eden kişi siz olmalısınız (Self-monitoring).

Sosyal Yaşam

Bir sosyal yaşama sahip olmak demek, diyabetlide sağlıklı yaşam tarzının gerekli bir parçasıdır. Diyabetin kontrolü için sağlıklı yaşama uyum, şarttır. Sağlıklı bir sosyal yaşam, arkadaşlarla ve aile ile birlikte diyabete ait problemleri önlemek ve stresi azaltmak için gereklidir. Bu aynı zamanda diyabetin istenmeyen belirtilerini ve yan etkilerini azaltır.

Dengeli ve bilinçli bir diyetle, bir partide eğlenmek veya bir kutlamada bulunmak doğaldır. Sağlıklı bir yiyecek rehberi herkese tavsiye edilebilir ve bu şekilde beslenmek, sıkıcı değildir. Egzersiz de ilave edilirse sosyal yaşamınız daha renkli ve düzgün olur. Arkadaşlarla ve aile ile yürüyüşe çıkmak ve bir arkadaş ile lokal bir spor kulubüne üye olmak, egzersizi eğlenceli hale getirebilir. Ve hem vücut ve hem de zihinsel rahatlık için büyük bir fırsat sunar.

Diyabetten Korunmak İçin Ne Yapabilirim ?

Korunma

Diyabetin bizzat kendisi ve risk faktörleri için halka ilişkin ve profesyonel farkındalık düzeyi, onun kontrolü ve korunmasına doğru atılmış önemli bir adımdır. Bu kapsamda,

• Temel Korunma
• İkincil Korunma vardır.

Temel Korunma; kişileri tanımlar ve onları diyabet geliştirme riskinden korur. Böylece hem diyabet bakımı ihtiyacını ve hem de diyabete ilişkin komplikasyonların tedavi ihtiyacını azaltacak bir etkiye sahip olurlar.

Tip 1 diyabetden korunulabileceğini gösteren bir olay yokken, tip 2 diyabet için temel korunma potansiyel olarak mevcuttur (kilo ve fiziksel aktivite).

Kilo kontrolünü ve artmış fiziksel aktiviteyi hedefleyen yaşam tarzı değişimleri, tip 2 diyabetin korunmasında önemli, genel unsurlardır. Vücut kilosunu azaltmanın ve fiziksel aktiviteyi arttırmanın yararları tip 2 diyabetle sınırlandırılamaz. Aynı zamanda, kalp hastalığını ve yüksek kan basıncını azaltmada da bir rol oynamaktadır.

İkincil Korunma; komplikasyonları erken saptamayı ve korunmayı içermektedir. Böylece tedavi ihtiyacı azalır.

Diyabetin seyri sırasında erken atılan adımlar, eğer özellikle hastaneye yatmayı önlüyor ise yaşam kalitesine ilişkin olarak daha yararlıdır ve maliyeti daha düşüktür.

Günümüzde iyi kan glukoz seviyeleri kontrolünün bilahare komplikasyon geliştirme riskini azaltabildiğine ve tüm diyabet tiplerinde progresyonu yavaşlatabildiğine ilişkin, sonuçsal olaylar mevcuttur. Yüksek kan basıncı ve artmış kan lipitlerinin kontrolü eşit şekilde önemlidir.

DÜNYADA  DİYABET :
Şu an dünyada 250 milyon diyabetli bulunmaktadır. Bundan 20 yıl sonra bu rakam 380 milyonu bulacaktır. Diyabet, komplikasyonlarıyla çocuk ya da büyük ayrımı yapmaksızın zarar vermektedir. Tip 1 diyabet ise her yıl %3 artmaktadır. Daha da önemlisi okul öncesi yaşı çocuklarda bu oran %5’i bulmaktadır. Dünya çapında 70 000 tip 1 diyabetli 15 yaşın altındadır ve hemen hemen günde 200 çocuk bu sayıya eklenmektedir. Çocuklarda görülen tip 2 diyabet de dünyada büyük bir hızla artmaktadır. Son 15 yılda %50 artış gözlenmiştir. Bu artış hızı, büyüklerde görülen artış hızına benzer seviyededir. Bugün her iki grup için şeker hastalığı alarm vermektedir.

Gelişmekte Olan Ülkelerde Diyabetten Korunma;

Gelişmekte olan dünyanın, gelecekte, artan diyabet epidemisinin yükünü taşıması beklenirken, diyabetten korunma, özellikle bu dünyanın gelişmekte olan ülkelerinde güç olmasına rağmen, çok acil bir sorundur.

Çoğu gelişen ülkelerde, sağlık kuralları ve servisleri, diyabet gibi iletişimsiz hastalıklar üzerinde daha fazla vurgulama yapmak ihtiyacındadırlar. Fakat bu ülkelerin çoğunda ve gelişmiş olanlarda da karar vericiler diyabet bilincinden ve korunmaya yatırım için politikasal arzudan yoksundurlar.

Gelecek araştırmalar için kaynaklar bulunmalıdır. İlerlemenin sınırlandığı ülkelerde diyabetin monitorize edilmesinde standartların ve gözetimlerin kurulması ihtiyacı mevcutdur.

Diyabet Aşısı (Vaccines) Diyabeti Önler mi?

Aşı, bilindiği gibi herhangi bir hastalıkta, hastalık ajanı olan nedenin zayıflatılmış şeklinin organizmaya verilmesi, organizmanın immün sisteminin buna karşı antikor oluşturmasıdır. Burada T cell hücreleri yabancı hücre ile savaşa girerler. Enfeksiyonlarda hadise bu şekilde olur. İmmün sistemde gelişen bu hücreler organizmada 20 yıl, bazen daha da uzun kalabilirler.

Şeker hastalığında hatırlanacağı gibi oto-immün sistem bozukluğuna bağlı olan, tip 1 diyabettir. Gelişen oto-immün reaksiyon T hücre yolu ile beta hücrelerine saldırırlar. Virütik enfeksiyonlar direkt etkili değildir fakat indirekt yolla, immün sistem atağının başlamasına neden olurlar.

Diyabette aşı, immün sistemi frenleyici ve beta hücrelerinin vital immün cevaplarını önleyici olmalıdır. Kanser ve transplantasyonlarda kullanılan ‘immunosupresifler’ gibi tüm immün sistemi bloke etmemelidir.

Timus bezi canlıların immün sisteminin cevabını yapan T hücrelerinin yoğun olduğu yerdir. Bu bezden hazırlanan ekstreler farelerde aşı olarak kullanılmaktadır. Beta hücresindeki bazı moleküllerin T hücresini tanıması gerekir. Bu çok zor bir iştir. Bu moleküllerin verildiği kimselerde beta hücresi immün sistem reaksiyonunda bir artış olmaktadır. Bu reaksiyon diyabeti ağırlaştırabileceği gibi, diyabeti mevcut olmayanda hastalığı ortaya da çıkarabilir. Bazen de diğer oto-immün hastalıklara yol açabilir.

Çalışmalar tip 1 diyabetlilerde immün reaksiyon, kan şekerinin ani artışından genellikle 5-10 yıl önce başlar. Şahısların hastalıklarından haberleri yoktur.

Sorun aşının bu dönemlerde mi yoksa daha önce mi yapılması gerektiğidir? Hayvan tecrübelerinde bu aşılama T hücresinin tanıdığı en az üç protein molekülünün enjeksiyonu, burundan veya ağızdan verilmesi şeklinde olabilir. Koruyucu etki sıçanlarda hayat boyudur. İnsanlarda aşı olarak insülin, Gad 65 ve heat-shock protein 65 kullanılmaktadır. Bu proteinlerin uyardığı T hücreleri ‘interleukin salgılamaktadırlar. İnterleuin 10’un protektif (koruyucu) etkisi vardır. ‘İnterleukin olması için beta hücresinin mevcut olması gerekir. Beta hücresinde bahsettiğimiz proteinlere karşı protektif T hücresi oluşması gerekir.

Şimdilik, tip 1 diyabet gibi oto-immün bir hastalıkta hemen aşıya başlamanın erken olduğunu fakat, gelecek için çok ümit verici olduğunu bilmek gerekir.

Çocuklarda Ve Ergenlik Çağında Diyabet

Diyabet her yaştaki çocukta görülebilir Diyabet çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır. Bebeklikten oyun çocuğuna ve ergenlik çağına kadar her yaştaki çocukta görülebilir.
Çoğunlukla tanı daha geç yaşlarda konmaktadır ve ancak hayatı tehdit edici oranda şeker yüksekliği ortaya çıktığında anlaşılmaktadır.
Bazen viral enfeksiyonlarla karıştırılır.
Dünyanın birçok bölgesinde tip 1 diyabeti olan çocukların yeterli imkanları olmaması sebebiyle hayatta kalmaları mümkün olmamaktadır. Özellikle gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerde bu durum mevcuttur.
2007 ve 2008 Dünya Diyabet Günleri bu durumdaki ülkelerde diyabetin farkına varılmasını sağlamak, bilinci arttırmak amacını gütmüştür. Tip 1 ve tip 2 diyabetli çocukların erken tanısının komplikasyonları önlemedeki önemi vurgulanmıştır.

SİZİN ÇOCUĞUNUZDA DA DİYABET OLABİLİR Mİ?

Diyabetin çarpıcı belirtileri:
• Sık idrara çıkma,
• Aşırı susama,
• Terleme,
• Sık acıkma,
• Kilo kaybı,
• Halsizlik,
• Konsantrasyon bozukluğu,
• Bulanık görme,
• Karın ağrısı ve kusma, sık hastalanmadır.

DİYABETLİ ÇOCUKLAR SAĞLIKLI BİR YAŞAM SÜREBİLİR:

Birçok ülkede halen şekerin büyüklerin hastalığı olduğu gibi bir yanılgı vardır. Bu nedenle çocuklarda tanı gecikmektedir. Bu gecikmeler maalesef ölümlere neden olmaktadır. Bu tür bildiriler saysinde çocukların daha erken tanı alması, tedavi yoluna daha erken girmesi, eğitilmeleri mümkün olur. Böylece bu çocukların tüm hayatlarını sağlıklı geçirmeleri sağlanabilir.  Çocuklar her gün şekerlerini ölçer, insülin yapar, yemeklerini şekere göre ayarlar. Bir yandan da aynı çocuk, normal çocuklar gibi eğitimine devam eder ve bluğ çağına gelir. Bu gelişimin sağlıklı yürümesini sağlayabilmek için çok kişinin beraber hareketi önem taşımaktadır. Diyabeti tedavi eden ekip kadar aile ve okulun da birlikte hareket etmesi lazımdır. Bu şekilde alınacak önlemler sayesinde tip 1 ve tip 2 diyabetli çocuklar mümkün olan en az zararı görürler.

Çocuklarda Tip 2 diyabetin belirtileri Tip 1 diyabete benzemesine rağmen insülin duyarlılığı %30 azalmıştır.

Diyabetle yaşayan çocuk çektiği sıkıntılardan iyi bir psikolojik yardım, duyarlı bir aile ve okulda öğretmenlerinin yardımlarıyla kurtulabilir.

OKULDA DİYABET:
Birçok ülkede çocuklar yaklaşık 7 saatlerini okulda geçirmektedir. Okulda farklı birçok sorun diyabetli çocukların karşısına çıkmaktadır. Şeker seviyeleri de değişmektedir çünkü yemek saatleri ve insülin uygulanmasından doğan sorunlar yaşanmaktadır. Diyabetli çocukların okulda daha özgür hareketinin sağlanması, şekerlerini ayarlamak için önemlidir. Çocukların ihtiyaç duyacağı şeker ölçüm ekipmanları, insülin saklama koşulları, atıştırmalıkların ve hızlı etkili karbonhidratların sağlanması gerekir. Diyabetli çocuklar için çok önemli olan, sağlıkçıların veya diyabet tedavi gurubuyla okul çalışanlarının birlikteliğidir. Ve iyi planlama yapmak gerekir.
• İnsülin yapılması ve şeker ölçümü rutin hale getirilmelidir.
• Çocuğun kendi şekerini tedavi etme kabiliyeti araştırılmalıdır.
• Düşük ve yüksek şekerin belirtileri iyice öğretilmelidir.
• Gerekli ekipmanlar sağlanmalıdır.
• Yiyecekler ve atıştırmalıklar bulundurulmalıdır.
• Fiziksel aktivite öğretilmeli ve uygulanmalıdır.
• Acil durumlarda bağlantıya geçilecek ailenin, doktorların telefon ve adresleri bulundurulmalıdır.
Bütün bunlar, birlikte çalışma yöntemiyle uygulandığınoa çocuğun sağlığına daha olumlu yansıyacaktır.

IDF’İN ÇOCUKLAR İÇİN SAĞLIKLI YAŞAM PROGRAMI:

Gelişmekte olan ülkelerde çocuk diyabeti tedavisi gelişmiş ülkelerdeki gibi değildir. Çeşitli ülkelerde başlatılan girişimlerle bu durum değiştirilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde de diyabetli çocuklara insülin temini için, insülün bankaları ve eğitim merkezleri kurulmuştur.

ŞİŞMANLIK DIŞINDA DİĞER RİSK FAKTÖRLERİ İSE:

Ailede tip 2 diyabet öyküsü,
• Etnik özellikler,
• Yüksek kan basıncı,
• Lipit (kan yağları) bozukluğu,
• Azalan fizik aktivite
, • Doğumda düşük ya da fazla kilolu doğmaktır.
Tip 2 diyabetli çocukların güçlü bir aile hikayesi vardır. Ayrıca bazı gruplarda, etnik kökenlerine bağlı olarak risk daha fazladır. Bu etnik grupların en bilineni PİMA yerlileridir. Bununla beraber gebelikte diyabet olan annelerin de çocuklarında daha fazla tip 2 diyabet görüldüğü gözlenmiştir. Gebelik diyabeti, ortaya çıktığında mutlaka çok sıkı tedavi edilmelidir.

Tip 2 diyabet çocuklarda çok yavaş seyirle gelişir. Sıklıkla ergenlik çağında görüldüğü bilinmektedir. Belki de insülin duyarlılığı bu yaşlara doğru azalmaktadır. Çünkü bu yaşlarda vücudun %30 oranında değişimi söz konusudur. Çocuktaki tip 2 diyabet, tip1 diyabete benzer bulgular gösterir, ancak daha hafif seyreder. Bazı çocuklarda ise büyüklerde görünen semptomların tamamı görülmeyebilir. Bu gizli kalış, diyabetin çocuklara daha çok zarar vermesine neden olur. Örneğin bazı çocuklarda tanı konduğu anda zararların oluştuğunu tespit edilmiştir. Büyüklerde görünen komplikasyonların çocuklarda daha az görüldüğü gibi bir yanılgıya düşülmemelidir. Kalpteki zararların, yüksek tansiyon ve anormal kan yağlarının artışının çocuklarda da aynı oranda görüldüğü bilinmelidir.

Çocuklarda ve büyüklerde diyabet tedavisi hayat boyu sürer. Aslında çocukların tedavisini yapmak, onlara özgü zorluklar içerir. Bu zorlukları şöyle sıralamak mümkündür.

En temel farklılık bu çocukların büyüme çağında olmalarıdır.
• Yine önemli bir sorun da ailelerin çocuğun yemek biçimine yardım edememeleridir. Çünkü çocuk çok gençtir ve hastalığın bilincinde değildir.
• Bununla birlikte çocuğun tedavisi daha çok kişinin birlikte hareketini gerektirir;
örneğin çevrenin çocuğu takibi önemlidir;
ayrıca okulun çok büyük önemi vardır.

DİYABET FARKLI YAŞLARDA FARKLI SORUNLARLA KARŞIMIZA ÇIKAR!

Okul öncesi çocuklardaki zorluklar

Aileye ve sağlık çalışanlarına bağlı olan sorunlar,
• Normal olmayan yemek çeşitleri ve aktivite,
• İnsülin yaparken ve şeker ölçerken çocuğun canının acıması,
• Hipoglisemiler.Okul çağı çocuklardaki zorluklar

Okul ve çevre değişikliği nedeniyle zorluklar yaşanır.
• Başka çocuklarla birlikte olmanın getirdiği zorluklar vardır.
• Çocukların kan şekerini kendi ayarlamayı öğrenmesinden kaynaklanan sorunlar vardır.
• Kan şekerlerini okula ve çevreye adapte etmeleri yine bir zorluktur.

BÜYÜDÜKTEN SONRA YAŞANAN ZORLUKLAR:

Ergenlik çağında insülin hassasiyeti artar.
• Çocukluktan hızla olgunluğa geçiş başlı başına bir sorundur.
• Depresyon ve korkular önemli bir risktir.
Çocuk diyabetinde temel amaç, çocukların şekerden zarar görmelerini engellemek ve komplikasyonları azaltmaktır. Bunu yaparken çocuğun normal gelişimini de sürdürmesi sağlanmalıdır. Bu yaklaşımın uygulanması, aynı zamanda çocukların yüksek ve düşük şekerden korunması demektir.

Tip 1 diyabetli çocuklar günde 3’ten daha fazla insülin veya pompa kullanırlaken, tip 2 diyabetli çocuklar hap veya insülin ya da her ikisini beraber alabilirler. Kanıtlar tip 2 diyabetli çocukların insülin kullananlarının büyüklere göre daha fazla olduğunu gösteriyor. Ayrıca ilaçlar dışında bu çocukların iyi diyet ve egzersiz yapmaları, şeker seviyesini düzeltmek için çok önemlidir.
Egzersiz her iki tip diyabet için de çocuklarda çok önemlidir. Bu sayede kan şekeri düşerken insülin duyarlılığı artar ve vücut yağ oranı azalırken kas kitlesi artar. Bu sayede kalp problemleri ve tansiyon sorunları da azalır.
Çocukları tedavi ederken birçok şeyi birlikte yapmak gerekir. Şeker hedeflerini belirlemek, kan şekerini sıklıkla ölçmek, sıklıkla insülin yapmak ve ilaçla beraber diyetin iyi yapılması önem taşımaktadır. Eğitim, diyabet tedavisinin anahtarıdır. Yaşa bağlı olarak çocuklar aileleriyle birlikte eğitim sayesinde şekerlerini ayarlayabilirler.

Ailenin eğitimi de çok önemlidir. Sağlıkçılar, aile, ailenin diğer fertleri, okuldaki öğretmenler hep beraber doğru eğitimle tedavinin daha iyi gitmesini sağlayabilirler. Böylece gelecekte oluşacak sorunlar çok önceden önlenmiş olur. Diyabet eğitimi yaşa ve bölgesel farkılılıklara bağlı olarak çocuğa özgü verilmelidir.

KORUNMA ÖNLEMLERİ:

Günümüzde tip 1 diyabetin oluşumu önlenemiyor. Diyabetin sebebi halen araştırılmakta ve bilinmeyen yönleri bulunmaya çalışılmaktadır.
• Tip 2 diyabet ise başlangıçta önlenebilir bir durumdur; çünkü çoğu zaman şişmanlığa ve hareketsizliğe bağlanmaktadır.
• Çin’de, Finlandiya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmalarda, egzersizle kilo kaybedince hastalığın oluşmadığı gözlenmiştir.
• Dünyadaki birçok ülke, okullarda ve topluma yönelik olarak, genel anlamda sağlıklı yaşamı ve sağlıklı çevreyi öğreten eğitim programları ve dersleri desteklemektedir.
• Okulların bir kısmı kantinlerde daha çok meyve ve sebze yemeyi özendirmektedir. Bazı okullarda ise çocuklar şekerli içecekleri azaltmaya ve aktiviteye yönlendirilmektedir.
• Ayrıca bazı sağlıkçılar vücut kitle indeksi ölçümü yaparak, çocukların aileleriyle bu durumu tartışıp çözümler aranmasını sağlamışlardır.
• Bazı bölgesel kuruluşlar da hayat boyu sağlıklı yaşamı öğretmek için kolları sıvamışlardır.
• Bilgilendirici okul programları birçok bölgede öne çıkmaktadır.
• Konuyla ilgili televizyon ve radyo programları da yapılmaktadır.

IDF

Diyabet ve komplikasyonları hakkında dünyayı bilgilendirmek,
• Diyabet eğitimlerini desteklemek,
• Eğitim tedavi ve değişimler için ülkelere destek vermek,
• Diyabetlilerin haklarını savunmak ve
• Diyabeti önlemek ve bakımını sağlamak için çalışıyor.

Hükümetler tip 2 diyabetin tanınmasına halk sağlığı için çok önem vermektedirler

IDF, 1950’de kurulmuş ve 160 ülkede 200 diyabet cemiyetinin üye olduğu büyük bir kuruluştur.
Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler işbirliği ile çalışır.

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı

KOAH Nedir? “ Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı” isminin baş harflerinden oluşan kısaltılmış bir hastalık ismidir. KRONİK kelimesi uzun süredir devam eden anlamındadır.
OBSTRÜKTİF kelimesi tıkayıcı anlamındadır ve bu hastalıkta nefes borularının (bronşların) tıkandığını göstermek için kullanılır. O halde KOAH’ı, “uzun süredir bronşlarda tıkanmaya neden olan bir hastalıktır” şeklinde tarif edebiliriz.  Bu hastalığın en kötü yanı, bronşlarda oluşan tıkanmanın bir daha düzelmemesi ve tedavi

olunmaz ise hastalığın sinsice ilerlemesidir.
Hastalığın en önemli nedeni SİGARA bağımlılığıdır.

KOAH yaklaşık olarak 20 yıl günde bir paket sigara içme sonrasında ortaya çıkar. Eğer günde bir paketten daha fazla sayıda sigara içiliyorsa bu zaman daha da kısalır. Hastalık genellikle 40 yaşından sonra belirti vermeye başlar. KOAH teşhisi alan kişilerin büyük çoğunluğu halen sigara içen veya çok uzun süre sigara içmiş ve bırakmış kişilerdir. Hastalık sinsi ilerlediği için ve sigara bağımlıları öksürük, balgam çıkarma gibi şikâyetleri önemsemedikleri için KOAH teşhisi konduğu zaman hastalar akciğer kapasitelerinin önemli bir kısmını kaybetmiş olmaktadırlar.

Sigara içen her beş, altı kişiden birinde KOAH gelişmektedir. Ülkemizde 20 yaş üstündeki kişilerin en az yarısı sigara bağımlısıdır. Dolayısıyla bizim gibi sigara içme alışkanlığının çok yaygın olduğu ülkelerde KOAH önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ülkemizde en iyimser tahmin ile 5 milyon KOAH’lı vardır. Fakat bu hastaların sadece az bir kısmı teşhis edilmektedir. Hastaların önemli bir sayısı hastalıklarının farkında olmayıp öksürük, balgam çıkarma ve nefes darlığı gibi şikayetleri çok rahatsız edici olmadıkca doktora gitmemektedirler. Sigara bağımlısı olanların rahatsızlıklarında doktora gitmemelerinin önemli bir nedeni de sigarayı bırakmaları konusunda uyarı almaktan kaçmaktır.

Sigara dumanı ile nefes borularına ve hava keseciklerine zararlı gazlar ve maddeler dolar. Yıllar geçtikçe bu zararlı gazlar ve maddeler bronşların ve hava keseciklerinin yapısını bozmaya başlar. Bunun sonucunda bronşların hastalanmasıyla TIKAYICI BRONŞİT, hava keseciklerinin harabiyeti ve parçalanması ile AMFİZEM ortaya çıkar.

İşte KOAH adı altında bu iki hastalık yer almaktadır. Sigara içimi ile hem bronşlarda tıkayıcı bronşit hem de aynı zamanda amfizem gelişir. Akciğerlerde ortaya çıkan bu tıkanıklıklar ve bozulmalar sonucunda kana oksijen geçişi azalır ve vücudun oksijensiz kalması ile pek çok ciddi rahatsızlıklar doğar.

Oluşan bu bozuklukların tedavisi ve tamiri mümkün değildir. Akciğerler bu hastalık ile erkenden yaşlanır ve bozulur. Çünkü KOAH ilerleyici bir hastalıktır. KOAH başlayan bir hastada sigarayı bıraktıktan sonra bozuklukların tamamen ortadan kaybolması çok zordur. Ancak sigaranın bırakılması ile hastalığın ilerlemesi yavaşlar. Diğer yandan sigara bırakılmaz ise hastalık çok hızlı ilerler. KOAH için kullanılan ilaçlar sadece hastaların nefes darlığı şikayetlerini azaltmak için kullanılır. Bu ilaçların hastalığı ortadan kaldırmak veya ilerlemesini yavaşlatmak gibi bir etkileri yoktur. Bu nedenle KOAH tedavisinin temelini sigarayı bırakmak oluşturur.

KOAH BELİRTİLERİ NELERDİR ?

ÖKSÜRÜK

 BALGAM

NEFES DARLIĞI

Bu şikâyetler uzun süredir devam etmektedir.

Öksürük ve balgam çıkarma önceleri sadece sabah görülür. Balgam çok az miktarda çıkar. Hastalar genellikle bu şikâyetleri önemsemezler ve sigara içmenin doğal bir sonucu olarak kabul ederler. Gerçekte, şiddetli olmayan öksürük ile birlikte az miktarda balgam çıkarmak çok önemli bir hastalığın yani KOAH’ın erken habercisi olabilir.  Eğer sigara içmeye devam edilirse ve hastalık ilerlerse öksürükler şiddetlenir ve balgam miktarı gittikçe artar. Hastalar günün her saatinde balgam çıkarmaya başlarlar. Bazen boğulacak kadar şiddette öksürükler olmaya başlar.

Nefes darlığı hastalığın erken dönemlerinde koşma, hızlı yürüme veya merdiven çıkma gibi eforlarda ortaya çıkarken, hastalığın ilerlemesi ile istirahatte dahi nefes darlığı oluşur. Genellikle öksürük, balgam ve nefes darlığı şikâyetleri 50 yaşına doğru  ciddi şekilde artış gösterir.

Bütün bu yakınmalar kış aylarında ve özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde ve gribal enfeksiyonlar sonrasında çok artar.

Sigara içen kişilerde bu şikâyetlerden bir veya birkaç tanesi ortaya çıktığı zaman hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir. Çünkü erken teşhis ve sigaranın bırakılması ile ancak bu ilerleyici ve akciğerleri sakat bırakan hastalıktan kurtulmak mümkün olabilir.

KOAH, nefes darlığının şiddetine göre dört gruba ayrılır.

1Hafif KOAH

Ağır iş yapıldığı zaman veya hızlı yürüme ve merdiven çıkma esnasında bazen nefes darlığı hissedilir.  2 Orta KOAH

Ağır iş yapıldığı zaman veya hızlı yürüme ve merdiven çıkma esnasında genellikle nefes darlığı hissedilir.

Bazen günlük işler yapılırken dahi nefes darlığı hissedilir. Gece uykusu rahattır, nefes darlığı nedeniyle uykusuzluk çekilmez.

3 Ağır KOAH

Günlük işler yapılırken genellikle nefes darlığı hissedilir.

Şiddetli halsizlik vardır.

Merdiven çıkmada çok zorlanılır.

Gece nefes darlığı nedeniyle uyku düzeni bozulur.

4 Çok ağır KOAH

Otururken dahi nefes darlığı hissedilir.

Oda içinde yürümek zorlaşır.

İşe gidilemez.

Hastalığın ileri dönemlerinde kanda ve organlarda oksijen miktarı önemli oranda  azalacağı için çok daha fazla rahatsızlıklar belirir. Bunlar;

Bol terleme

Dilde, dudaklarda, parmak uçlarında morarma

Şiddetli baş ağrısı

Çarpıntı

Gündüzleri uyuklama, geceleri uykusuzluk

Zihinsel faaliyetlerde azalma (unutkanlık, dikkatsizlik)

Aşırı sinirlilik

Şiddetli halsizlik, yorgunluk

Zayıflama

Cinsel güçte azalma

Mide rahatsızlıkları, karında şişkinlik ve hazımsızlık

Kabızlık

Ellerde ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma hissi

Ellerde titreme

Hastalığın ilerlemesi ile kalp yetmezliği meydana gelebilir ve ayaklarda su toplama başlar. Kalp yetmezliği gelişen hastalarda hastalığın ileri dönemlerinde nefes darlığı çok şiddetlenir ve hastalar evden dışarı çıkamaz hale gelirler. Bu dönemdeki hastalar artık günün en az yarısında oksijen makinasına bağlı kalırlar.

Hastalığın çok ilerleyerek yukarıda belirtilen ağır rahatsızlıkların ortaya çıkmasını önlemek için yapılması gereken SİGARANIN TERK EDİLMESİDİR.

KOAH teşhisi konmuş hastalara çok önemli bir sorumluluk yüklenmektedir. Bu hastalığın zararlı etkilerini bizzat yaşadıkları için  çevrelerinde bulunan sigara bağımlısı yakınlarını ve arkadaşlarını uyarmak ve hatta baskı yapmak zorundadırlar.

KOAH NASIL TEŞHİS EDİLİR ?

KOAH ilerleyici ve geriye dönüşü olmayan bir hastalık olduğu için, ne kadar erken teşhis edilir ve ne kadar erken tedaviye başlanırsa hastalık o kadar az rahatsızlığa neden olacaktır. Ne yazık ki, KOAH’lı hastalar ilk teşhis edildikleri anda genellikle akciğer kapasitelerinin önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorlar. Bunun nedeni öksürük, balgam ve nefes darlığı şikâyetlerini ihmal etmeleridir. Hastalığın hafif dönemde iken teşhis edilmesi ile tedavi kolaylaşacak, hastalar tedaviden daha çok yararlanacak ve  hastalığın ilerlemesi durdurulmuş olacaktır.

KOAH, teşhisi çok kolay olan hastalıklardan birisidir. Bu hastalığı akla getiren iki önemli özellik vardır.

Bunlar;

1 Sigara içimi.

2 Uzun zamandır ÖKSÜRÜK, BALGAM ve NEFES DARLIĞI  şikâyetleri olması.

KOAH hastalığının kesin teşhisinde solunum testi yapılır. Bu çok kolay uygulanan bir testtir. Derin bir nefesle alınan hava solunum test cihazının plastik borusu içinde çok hızlı bir şekilde üflenir.

KOAH erken teşhisi için sigara içen ve 40 yaşını aşmış herkes yılda bir kez solunum testi yaptırmalıdır. Uzun süredir öksürük, balgam ve en önemlisi nefes darlığı şikâyetleri olan sigara içicilerde KOAH riski çok yüksektir. Bu kişilerin en kısa sürede solunum testi yaptırmaları gerekir.

Solunum testi ile hem KOAH teşhisi konur hem de hastalığın şiddeti belirlenir. KOAH tedavisi hastalığın şiddetine göre planlanacaktır.

KOAH NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

KOAH tedavisinde başarılı olabilmek için uyulması gereken kurallar;

Sigaranın bırakılması,

Tozlu ve dumanlı ortamlarda çalışmamak, bulunmamak ve Düzenli ilaç tedavisidir.

KOAH tedavisinin temelini “sigaranın terk edilmesi” oluşturur. Sigara bırakıldığı zaman bronşlardaki ve hava keseciklerindeki bozulmaların şiddeti yavaşlar. İlaçlar hastalığın ilerlemesini önlemez bu nedenle sadece nefes darlığını azaltmak için kullanılırlar.

Sigarayı bırakamayan bir hastanın ilaçlardan yarar beklememesi gerekir. İlaçlar sadece geçici süre için nefes darlığını azaltabilir. Sigarayı bırakmayan hastalar her yıl bir önceki yılı arayacaklardır. Birkaç yıl sonra hastalık çok ilerleyince hastalar isteseler dahi sigara içemez hale geleceklerdir. Başka bir ifade ile “hasta sigarayı bırakmayacak, sigara hastayı bırakacaktır”. Fakat bu durumdaki bir hastanın artık günlük işlerini yapabilmesi çok zorlaşmış olacaktır. Böyle bir hastanın geriye dönük pişmanlıkları ve “keşke şu mereti içmeseydim” şeklindeki yakınmalarının bir faydası olmayacaktır.

KOAH’lı hastaların nefes darlıklarını rahatlatmak amacıyla kullanılan çok sayıda ilaç vardır. Bunların bazıları solunum yolu ile kullanılırlar.

Solunum yolu ile kullanılan ilaçlar, çalışma prensipleri ve şekilleri birbirinden farklı cihazlar yardımı ile kullanılırlar. Solunum yolu ile kullanılan ilaçların  dozları çok düşüktür. Fakat ilaçlar direkt olarak solunum yollarına ulaştığı için etkileri çok kuvvetlidir. Ancak etkili olabilmeleri için doğru teknik ile kullanılmaları gerekir. Bu cihazların nasıl kullanılacağı çok iyi öğrenilmelidir. Hata varsa bunu düzeltmek için muayene sırasında hekim önünde kullanma denemeleri yapılmalıdır.

İlaçların dozu düşük olduğundan ve kullanılan dozun da çok az bir kısmı kana karıştığından yan etkileri yok denecek kadar azdır. Solunum yoluyla kullanılan ilaçlar alışkanlık yapmazlar, dişlere ve akciğerlere herhangi bir zarar vermezler.

Oksijen tedavisi

Çok ağır KOAH’lı hastalar sürekli olarak günde en az 15 saat oksijen kullanma zorundadırlar. Kanda oksijen seviyesi tehlike sınırının altına inmiş olan hastaların uzun süreli oksijen tedavileri hem şikâyetlerini azaltacaktır hem de yaşam kalitelerini artıracaktır. Çünkü KOAH’da ortaya çıkan sorunların önemli bir bölümü vücudun yeterince oksijen almamasından kaynaklanır.

Oksijen tüpleri bu amaçla kullanılmazlar. Çünkü tüpler kısa sürede bitecektir ve bunların tekrar doldurtulması gerekecektir. Uzun süreli oksijen tedavisi için “oksijen konsantratörü” adı verilen ufak bir komidin boyutunda cihazlar kullanılır. Oksijen cihazının doldurulması gereken deposu yoktur, bu makinanın kendisi oda havasından oksijen üretmektedir.

Sosyal güvencesi olan hastalara heyet raporu karşılığında oksijen konsantratörü ücretsiz olarak verilmektedir. Heyet raporu için bu cihazın kullanılmasını gerektirecek kadar ağır KOAH olduğunu belgelemek amacıyla bazı basit testlerin yapılması gerekir. Böylece uzun süreli oksijen tedavisi alması gereken hastalar belirlenmiş olmaktadır.

Uzun süreli oksijen tedavisi alan hastaların uyması gereken kurallar;

Günde en az 15 saat oksijen alınmalıdır.

Yangın tehlikesi nedeniyle oksjien cihazının yanında sigara içilmemelidir.

Cihaz sobadan uzak tutulmalıdır.

Gece kan oksijen seviyesi çok daha fazla düştüğü için uyku süresince oksijen alınmalıdır.

Cihazın bakımı düzenli yapılmalıdır.

Tedavide yardımcı tedbirler

Yapılabilecek kadar egzersiz yapılmalıdır. Sürekli oturmak ve egzersizden kaçınmak kasları güçsüzleştirir ve nefes darlığını artırır.

Ağır egzersizlerden (ağır yük taşımak, bahçede çalışmak gibi) kaçınılmalıdır.

Soğuk ve hava kirliliğinin fazla olduğu saatlerde dışarıya çıkılmamalıdır.

Sık aralıklarla ve her öğünde az miktarda yeme alışkanlığı kazanılmalıdır.

Yiyecekler daha çok sulu gıdalardan (çorba, sulu sebze yemekleri) oluşmalıdır. Katı ve ağır yemekler sonrasında nefes darlığı artmaktadır.

Hazımsızlığa ve gaz şikâyetlerine neden olabilecek yiyeceklerden kaçınılmalıdır.

Bol sıvı (su, asitsiz meyve suları, bitkisel çaylar) tüketilmelidir.

Kilosu fazla olan hastaların şikâyetleri de o kadar çok artacaktır. Kilolu hastaların fazla kilolarını azaltmak için çaba göstermeleri gerekir. Bunun için yağlı, tatlı ve unlu yiyeceklerden uzak durulmalıdır.

Her yıl sonbaharda grip aşısı yaptırılmalıdır. Grip salgınları döneminde kalabalık yerlerde bulunulmamalıdır. Enfeksiyon hastalıklarından korunmak için yanaktan öpüşme alışkanlığı terk edilmelidir.  Grip ile birlikte hastalık bir anda şiddetlenir, şikâyetler ağırlaşır ve genellikle hastaların hastanede yatırılarak tedavileri gerekir.

Nefes darlığının şiddetlendiği zamanlarda derin nefes aldıktan sonra ıslık çalar gibi dudakları büzerek nefesinizi yavaşca dışarıya üfleyin. Bunu ne kadar sık yaparsanız o kadar rahatlarsınız.

Sırtınız dik olacak şekilde rahat bir koltuk, divan veya sandalyeye oturun. Bir elinizi göğsünüzün üzerine diğer elinizi ise karın bölgenize koyun. Nefes alır verirken göğsünüz üzerindeki el hareket etmemelidir. Burundan “bir, iki” sayılarını söyleyerek nefes alın. Nefes alırken göğsünüz hareket etmesin karın kaslarınız yukarıya doğru hareket etsin. Daha sonra “bir, iki, üç, dört” sayılarını söyleyerek yine burundan aldığınız nefesi dışarıya üfleyin. Bu şekildeki soluk alıp verme alışkanlık haline gelene kadar bu egzersizlere devam etmelisiniz. Böylece solunum yaptıran diafragma kası güçlenir ve daha az nefes darlığı hissedersiniz.

Astım

ASTIM NEDİR?

Astım bronş dediğimiz akciğer içi hava yollarının müzmin iltihabi bir hastalığıdır. Bu iltihap alerjiye veya sık geçirilen enfeksiyonlara  bağlı gelişebilir. Astımda: -Havayolları iltihaplı ,şiş ve kızarıktır -Havayolları iltihaba bağlı daralmıştır -Havayollarında aşırı duyarlık vardır.

HAVAYOLLARINDA AŞIRI DUYARLILIK NEDİR?

Hava yollarında aşırı duyarlılık normal bir insanın hava yollarının karşılaştığı zaman herhangi bir kasılmaya   yol

açmayan  sigara dumanı, parfüm, yemek ve bazı diğer  kokulara karşı aşırı bir tepki vererek bronşların daralması halidir . Bu temas sonucu hastalarda  öksürük krizi ve nefes darlığı ortaya çıkabilir.

ASTIMIN BELİRTİLERİ NELERDİR

Nefes darlığı 3 haftadan uzun süren öksürük Göğüste ıslık sesi Göğüste tıkanıklık hissidir

Nefes darlığı ataklar halinde gelmekte olup özellikle geceleri uykudan hastayı kaldırması tipiktir. Ataklar arasında hastanın genelde nefes darlığı yakınması yoktur. Hastaların  bir kısmında nefes darlığı sürekli bir hal alabilir ve hastanın yaşam kalitesini bozarak sürekli geceleri uykudan uyandırmaya, iş gücü kaybına, acile başvuralara, hastaneye yatmalara neden olabilir. Astımlılarda mutlaka nefes darlığı olmak zorunda değildir. Öksürükle de seyreden astım formaları vardır. Özellikle geceleri gelen ve hastayı uykudan uyandıran öksürük, eforla gelen öksürük yakınmaları olduğunda astım olası bir tanı olarak akla gelmelidir.

ASTIM ATAĞINDA NELER OLUR

Astım atağında genelde  tetiği çeken bir faktör vardır. Altta yatan temel neden çoğu hastada alerji olmakla beraber en sık olarak enfeksiyonları takiben hastalarda astım ataklarına rastlanır. Astım atağında havayollarında var olan iltihap daha da artarak hava yollarını iyice daraltır. Havayollarında balgam üreten hücrelerin salgısı artar ve  balgam tıkaçları oluşarak  hava yollarını tıkar. Ayrıca hava yollarının etrafında var olan kas lifleri kasılarak var olan patolojinin daha da artmasına ve hava yollarının daha da daralmasına neden olur.

ASTIMIN NEDENİ NEDİR ?

Astım temelde genetik bir hastalıktır.  Yakın aile çevresinde astım olan kişilerde astım gelişme olasılığı daha yüksektir.  Aile yakınlarında astım olmadan da genetik bazı bozukluklara bağlı olarak astım gelişme olasılığı vardır. Ayrıca çevresel faktörlerde astım gelişiminde rol oynayabilir.

ASTIM ATAKLARINI NELER OLUŞTURABİLİR?

Sık olarak astım atağına yol açan  etkenler şunlardır:

Ev tozu akarları

Çimen, ağaç, hububat polenleri

Küfler

Hamam böcekleri

Kedi, köpek, kuş gibi ev içersinde beslenen hayvanlar

Nezle grip gibi enfeksiyonlar

Sigara dumanı, odun, kömür dumanı, tezek yakma, parfüm, saç spreyleri, yemek ,boya kokuları gibi ağır kokular, otomobil içersindeki kokular,sis ve hava kirliliği

Psikolojik faktörler

Egzersiz

Aşırı rutubetli iklim

Hava ve mevsim şartlarında değişim

Gülme, ağlama gibi ani sık nefes alış verişini gerektiren manevralar

Mesleki faktörler

EV TOZU AKARLARINDAN NASIL KORUNULABİLİR?

Ev tozu akarları gözle göremediğimiz ancak iç ortamlarda  milyarlarca bulunan mikroskop altında keneye benzeyen canlılardır. Bunlar en çok yatak, yastık yorgan, battaniye, halı ,perde mobilya gibi yerlerde barınır. Yüksek yerlerde akarların yaşama olasılığı çok azken özellikle rutubetli iklimlerde yaşama olasılığı çok fazladır. Örneğin Erzurum’da ev içi havadaki akar konsantrasyonları  çok çok düşükken Istanbul’da akar konsantrasyonları çok fazladır.

Akar alerjisi  olan hastaların korunmak için :

Yatak örtüsü, nevresim ve çarşafların haftada en az iki kez değiştirilerek 60C üzerinde bir sıcaklıkta yıkanması

Evde sık sık temizlik yapılması, tercihan temizliği başkasının yapması, kendiniz yapıyorsanız  maske kullanmanız

Evin sık sık havalandırılması,

Yatak odasında halı varsa kaldırılması

Kumaş döşeli eşyalar yerine deri, suni deri, ahşap ve plastikten yapılmış olanlar tercih edilmesi

Evde peluş oyuncak barındırmamak

Yatak ve yastıkların  akarları geçirmeyen   özel bir kılıf ile kaplanması

Akarları öldüren özel kimyasal solüsyonlarla temizlik yapılması

Özellikle HEPA filtre içeren hava temizleme cihazlarının  kullanılması gibi önlemlerin alınması uzun vadede alerjik şikayetlerin kontrolü açısından faydalı olabilir.

POLENLERDEN NASIL KORUNULABİLİR?

Polen sezonu( nisan-mayıs-haziran) gerekli olmadıkça dışarıda dolaşmamalı, pikniğe gidilmemelidir.

Ev ve arabalarda polenleri tutan hava filtreleri, hava temizleme cihazları kullanılabilir

Polenin yoğun olduğu günlerde dış ortamda maske ve gözlük takılabilir

Polenlerin yoğun olduğu dönemlerde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır

Evdeki pencerelerin ince örgülü telle kapatılması yarar sağlayabilir

Polen sezonu boyunca alerjiye karşı koruyucu antialerjik ilaçlar alınmalıdır

KÜF MANTARLARINDAN NASIL KORUNABİLİRİZ

Evde nemli rutubetli duvarlar varsa tamirini yaptırın

Evde havalandırmayı artırın

Küflü malzemeleri atın, küflü yerleri çamaşır suyu ile silin

HAMAM BÖCEKLERİ

Evde bulunan kalorifer böceği veya hamam böceği dediğimiz böceklerin  son yıllarda astımlılarda  şikâyetleri arttırdığı ortaya konmuştur. Korunma için:

Böcek giriş yerleri yok edilmeli

Böcek ilacı ile  ilaçlama, ardından yoğun temizlik yapılmalı

Açıkta çöp, gereksiz eşya, yiyecek bırakılmamalı, mutfak temizliğine özen gösterilmelidir.

EV HAYVANLARINDAN KORUNMA

Allerjik kişinin evine mümkünse ev hayvanı alınmamalı

Eğer evde hayvan varsa mümkünse uzaklaştırılmalı

Evdeki hayvan uzaklaştırılamıyorsa HEPA filtreli bir hava temizleme cihazı yararlı olabilir

Yakın temasta maske takılabilir

Hayvanın tüyleri allerjenlerin miktarını azalatabilecek özel bir şampuanla haftada bir yıkanabilir.

ENFEKSİYONLARDAN KORUNMA

Astımlılarda en çok tetiği çeken faktör enfeksiyonlardır. Korunma için:

Her sene sonbahar aylarında mutlaka grip aşısı yaptırın

Gribi olan kişi ile yakın temas kurmayın

Kış ayları boyunca vücut direncini arttırıcı vitaminler ve antioksidanlar içeren meyve ve sebzeleri bol miktarda tüketin, gerekirse vitamin takviyesi alın. Özellikle merkezi havalandırması olan işyerlerinde çalışanların havalandırmadan gelebilecek enfeksiyon etkenlerine karşı koruyucu olarak hava temizleme cihazı kullanması önerilebilir.

Astımlı hastalarda sık görülen sinüzit hastalığına karşı dikkatli olun. Islak saçla dışarıya çıkmayın. Sinüzit belirtileri varsa (burun tıkanıklığı, koyu renkli geniz akıntısı, öksürük balgam) doktor önerisi ile uzun süreli 15-20 gün antibiyotik kullanmanız gerekebilir.

Enfeksiyon döneminde astım  ilaçlarınızın dozunu arttırmanız gerekebilir

ZARARLI ETKENLERDEN KORUNMA

Sigara içilen ortamda bulunmayın

Hava kirliliğinin, sisin yoğun olduğu havalarda dışarıya çıkmayın

Saç spreyi, parfüm deodorant kullanmayın, yakınlarınızı da sizin iyiliğiniz açısından kullanmamaları açısından ikna edin,

Isınmak için odun, kömür sobasından kaçının

PSİKOLOJİK KORUNMA

Astımda kontrolü güçleştiren  en önemli faktörlerden biridir. Psikolojik sorunlar astım atağını tetikleyebilir ve  astım tedavisine uyumu güçleştirebilir.

Rahatlatıcı, gevşetici nefes alma teknikleri, meditasyon gibi teknikleri öğrenin ve uygulayın

Sürekli pozitif düşünmeye çalışın. Gerekirse bu konuda gerekli kitap okuma, kurs  gibi eğitimsel faaliyetlerde bulunun

Doktorunuz  gerek görüyorsa sizi psikolojik yönden destekleyecek bir ilaç kullanın

EGZERSİZ

Astımlı hastaların büyük bir kısmında egzersiz sonrası nefes darlığı şikâyetleri ortaya çıkmaktadır. Korunmak için:

Özellikle soğuk kuru havalarda egzersiz yapmaktan kaçının

Kirli, sisli havalarda egzersiz  yapmaktan kaçının

Egzersiz öncesi kısa sprintlerle ısınma hareketleri yapın

Gerekiyorsa egzersiz öncesi rahatlatıcı ilacınızı alın

IKLİM

İklim astımı olumlu veya olumsuz etkileyebilir.

Özellikle rutubetli iklime sahip yerlerde yaşayan astımlılarda şikâyetlerde artma mevcuttur. Örneğin birçok hastanın astımı rutubetin fazla ve hava kirliliğinin yoğun olduğu bir yer olan İstanbul’da  fazlalaşmaktadır. Bu amaçla mümkün olduğunca ılıman iklime sahip yerlerde yaşanması önerilmektedir

MESLEKİ FAKTÖRLER

Mesleki astım en sık rastlanan meslek hastalıklarından biridir. Eğer şikâyetler belli bir işyerine girdikten sonra ortaya çıkıyor ve kesin iş ile ilişki kurulabiliyorsa mesleki astım tanısı konabilir. Eğer var olan astım bir işyerine girdikten  sonra artıyorsa buna işle artan astım denir.

Korunma için:

İşten uzaklaştırma, yer değiştirme

Meslek seçerken riskli mesleklerden uzak durma (ör: fırın, berber, oto boyacılığı, mobilya imalatı, deterjan fabrikası,ilaç imalatı vs.

GEBELİK VE ASTIM

Gebelerin 1/3 ünde astım şikâyetleri artar

Astım semptomları en çok 29-38.haftalar arasında artış gösterir

Gebelik süresince astımınızı tetikleyecek etkenlerden uzak durun

Bebeğinize yardım etmenin en iyi yolu astımınızın kontrol altına alınmasıdır. Astım ilaçlarının büyük bir çoğunluğu bebek üzerine herhangi bir olumsuz etkiye sahip  olmayıp güvenle kullanılabilir.

ALERJİK NEZLE VE ASTIM

Astımlı hastaların yaklaşık %70-80 inde alerjik nezle vardır. Bu yüzden tek hava yolu hastalığı kavramından bahsedilmektedir.

Astımınız varsa  sık hapşırık, burun tıkanıklığı, burun akıntısı gibi şikayetleriniz varsa alerjik nezleniz de vardır

Alerjik nezle tedavisi ile astım kontrolü çok daha iyi sağlanabilmektedir.

Doktorunuzun önerdiği anti alerjik ilaç ve burun spreylerini önerilen süre kullanınız

Alerjik nezle birlikte sinüzit sık görüldüğü için arada Kulak Burun Boğaz muayenesi olarak sinüzit olup olmadığı, burunda polip denen etlerin gelişip gelişmediğinin kontrolünde fayda vardır.

DİĞER İLAÇLAR VE ASTIM

Astımlı hastaların bir kısmında bazı ilaçlara karşı hassasiyet olabilir. Bu ilaçları aldıktan sonra alerjik reaksiyonlar ve astım ortaya çıkabilir.

Aspirin ve diğer ağrı kesicileri mümkün olduğunca kullanmayın. Kullanmanız gerektiğinde yan etki ihtimali daha az olan parasetamol veya nimesulid türü ilaçları tercih edin

Bazı tansiyon ilaçları bronşlardaki duyarlığı artırabilir. Öksürük krizlerine ve nefes darlığında artmaya neden olabilir.

Bazı antibiyotikler seyrek de olsa astım krizlerini tetikleyebilir. Antibiyotikleri dikkatli ve doktor önerisi ile kullanmak da fayda  vardır.

GIDA  VE ASTIM  İLİŞKİSİ

Gıdalarla astımın ilişkisi özellikle  erken çocukluk döneminde ortaya konmuştur. Erişkinlerde bu ilişki belirgin değildir. Yine de özellikle gıda katkı maddesi içeren yiyecek ve içeceklerden uzak durmkta fayda vardır. Mümkün olduğu kadar doğal beslenme önerilmektedir.

ASTIM VE REFLÜ

Astımlı hastaların bir kısmında reflü şikâyetleri vardır. Reflü mide asidinin yemek borusundan yukarı doğru kaçmasına verilen isimdir. Kendisini göğüs arkasında yanma , midede ekşime,ağza acı ekşi sular gelme gibi belirtilerle gösterebilir. Ancak reflüsü olanların yarısında reflü belirtisi yoktur. Mide asidi solunum yollarına kaçtığında astımın kontrolünü güçleştirebilir ve müzmin inatçı bir öksürüğe yol açabilir.

Ağır, yağlı, baharatlı, kolalı  yiyecekler yenilmemeli ve alkol içilmemelidir

Az ve sık yemek yenilmesi önerilir -Yatarken yüksek yastık kullanmalı veya yatağın baş tarafı yükseltilmelidir

Reflüyü engelleyen tedavi eden ilaçlarla hem reflünün hem astımın kontrolünde başarı sağlanabilir.

ASTIM VE SİGARA

Hamileyken sigara içen annelerin bebeklerinde astım gelişme riski  fazla olduğu gibi gebelik süresince pasif sigaraya maruz kalan gebelerin (örneğin baba sigara içiyorsa)  çocuklarında da astım gelişme olasılığı fazladır

Çocukların hayatlarının ilk yıllarında sigaraya maruz kalmaları ,akciğer gelişimini olumsuz etkilediği,solunum fonksiyonlarının yaşıtlarından daha düşük olmasına yol açtığı gibi astım gelişme olasılığını artırmaktadır.

Astımlıların pasif olarak sigaraya maruz kalmaları astım ataklarının sıklığını arttırmakta kontrolü güçleştirmektedir

Sigara astımlılarda tedavi edici ilaçların tedavi etme yeteneğini bariz şekilde azaltmaktadır

ASTIM TAMAMEN YOK EDİLEBİLİRMİ?

Astımı tamamen yok etmek mümkün olmayabilir ancak astımda tam kontrol mümkün olabilir. Özellikle düzenli takip, disiplinli ilaç kullanımı ve doktor tavsiyelerinin yerine getirilmesi ile astımın tam kontrolü mümkündür.

ASTIMDA TAM KONTROL NE DEMEKTİR?

Astımda tam kontrol hastanın hiç bir nefes darlığı, öksürük, göğüste tıkanıklık hissinin olmaması, eforla nefes darlığının olmaması, gece nefes darlığı ile uyanmaması  , kurtarıcı ilaç kullanmaması, nefes darlığı nedeni ile acile başvurmaması, astım nedeniyle hastaneye yatmaması ve bunlar sağlanırken de ilaçların herhangi bir yan etkisi olmaması anlamına gelmektedir.Bu hastaların çoğunda ulaşılabilir bir hedeftir.

ASTIMDA EVDE  TAKİP NASIL YAPILIR?

Astımda evde takip hasta tarafından kolaylıkla yapılabilir. Hastanın hedefi tam kontrolü sağlamak olmalıdır. Bunun için hekimi tarafından önerilen ilaçları düzenli olarak kullanırken kendi durumunu sürekli değerlendirmelidir. Bu değerlendirmeleri objektif hale getirmek ve  kontrole gidince, iki kontrol arası sürede  durumunun nasıl olduğunun doktor tarafından anlaşılabilmesi için semptom skorları tutabilir. Değişik semptom skor formları mevcuttur. Hasta bir çizelge yaparak günlük olarak  semptom skorlarını basit olarak: 0=nefes darlığı yok 1=hafif nefes darlığı 2=orta derecede nefes darlığı 3= şiddetli nefes darlığı şeklinde bir kağıda yansıtabilir. Aynı çizelgeye kurtarıcı ilaç kullanımı olup olmadığı, gece nefe darlığı ile uyanma olup olmadığı gibi detaylar da eklenebilir. Ayrıca PEFmetre denilen asit bir cihazla evde solunum fonksiyonları hakkında kabaca fikir sahibi olunabilir. Hastanın yaş, boy cinsine göre normal değerler hekim tarafından saptanarak hastaya belli değerlerin altında kurtarıcı ilaç kullanması gerektiği belli değerler altına düşünce de  mutlaka doktoruna başvurması gerektiği söylenebilir.

ASTIMDA HASTANEDE  TAKİP NASIL YAPILIR?

Astımlı hastada sık akciğer grafisi çekmeye gerek yoktur. Hastalığın ilk tesbitinde diğer hastalıkları ayırdetmek için bir sefere mahsus akciğer grafisi çekmek yeterlidir. İlk başlangıçta allerji deri testleri yapılabilir. Kan ve burun salgılarında alerji hücrelerinin sayısının artıp artmadığına bakılabilir. Hastaya   daha sonra solunum fonksiyon testleri yapılır . Solunum fonksiyon tetsleri imkân varsa her vizitte tekrarlanarak bazı parametrelerdeki değişimler izlenebilir. Solunum fonksiyon testlerinizde bir bozukluk varsa bronşları açacak bir ilaç  vererek 15-20 dakika sonra 2 . bir test yapıp bronşlardaki tıkanıklığın ilaca verdiği yanıt derecesi saptanabilir. Eğer solunum fonksiyonları normalse özellikle tanı safhasında  bronş kasıcı bazı maddeler uygulanarak bronş aşırı duyarlığını ölçen provokasyon testi denen bazı özel testler yapılabilir.

ASTIM VE TEDAVİ

Astımlı hastaların tedavisinin temelini eğitim oluşturmaktadır. Hasta hastalığı ile ilgili tüm bilgilere sahip olmalı, hekim ile sürekli diyalog halinde olmalıdır. Sağlığındaki en ufak değişimleri hekimiyle paylaşmalı ,önerilen ilaçları önerilen süre düzenli kullanmalı ,düzenli kontorollerine gitmelidir. Eğer hasta günlüğü tutması ve PEF metre ölçümleri yapması istendiyse bunları aksatmadan ve bıkmadan yerine getirmelidir  bu öneriler tutulduğu zaman astımın tam kontrolü mümkün olabilir. Astım ilaçlarının büyük bir kısmı soluk alma (inhalasyon) yolu ile kullanılan ilaçlardır ve özel aletlerle verilmektedir. Bu değişik aletlerin kullanımı konusunda mutlak surette hekiminizden eğitim almalı ve tekrarlayan vizitlerde doğru kullanıp kullanmadığınız hekim tarafından kontrol edilmelidir.

Tedavi ikiye ayrılır: 1)Koruyucu, tedavi edici ilaçlar 2) Rahatlatıcı, bronş genişletici ilaçlar

KORUYUCU, TEDAVİ EDİCİ İLAÇLAR NELERDİR?

Bu ilaçların temelini sprey veya toz şeklinde verilen kortizonlu ilaçlar oluşturmaktadır . Bunlar tek başına veya  alerji iltihap giderici etkisi olduğuna inanılan uzun etkili beta mimetik denen ilaçlar la birlikte verilebilir. Bu ilaçların sürekli önerilen dozlarda kullanılması tam olarak kontrolü sağlayabilir.Dozları kontrollerde doktorunuz tarafından ayarlanabilir.

İnhalasyon yolu ile kullanılan kortizonlu ilaçların önerilen dozlarda kullanılması halinde yan etkileri  çok çok az olup uzun yıllar güvenle kullanılabilir. Aynı şekilde kombine şekilde verilen uzun etkili beta mimetik ilaçların da yan etkileri ihmal edilebilecek düzeylerdedir.

Yardımcı  tedavide  bir diğer kullanabilecek ilaç lökotrien antogonistleri denen ilaç grubu olup, tablet şeklinde kullanılan bu ilaçların etkinliği gerek kortizonlu gereksede kombine ilaçlara göre daha az olup özel durumlarda doktor tavsiyesi ile kullanılabilir. Astımınızın kontrolünde güçlük çekilen bazı durumlarda doktorunuz size ağızdan kortizon verebilir. Doktorun önerdiği süre ve gerekli önlemlerle birlikte kullanılan tablet şeklinde kullanılan kortizonun yan etkiler sanıldığı kadar çok değildir. Ancak bu ilacı kesinlikle aklınıza geldiği zaman ve düzensiz bir şekilde doktor önerisi olmadan kullanmayınız! Bu takdirde tedavinizde geri dönüşümü olmayan bazı sorunların ortaya çıkmasına neden olabilirsiniz.

RAHATLATICI,BRONŞ GENİŞLETİCİ İLAÇLAR NELERDİR?

Bunlar kısa etkili beta mimetik ilaçlar dediğimiz ilaçlardır etkileri  çok kısa sürede başlar.  Bronşları genişletir. Bronş kaslarında spazmı çözer ve hastanın katı balgam parçalarını kolaylıkla çıkarmasını sağlar.  Bu ilaçları tek başına çok sık ve hekime danışmadan kullanmanız doğru değildir.Özellikle kalp hastalarında tehlikeli sonuçlara neden olabilir.

İMMUNOTERAPİ (AŞI TEDAVİSİ) YAPTIRAYIM MI?

İmmünoterapi alerjiniz olan maddeyi gittikçe artan dozlarda vücuda vererek vücutta o maddeye karşı bağışıklık oluşturmayı hedefleyen bir tedavi şeklidir. Astımın kontrolünde güçlük çekilen, astımla birlikte alerjik nezlesi de olan özellikle çocuk ve gençlerde doktor önerisiyle immünoterapi denenebilir.

HAYAT BOYU İLAÇ MI KULLANACAĞIM?

Gerekirse evet ! . Tedavide kullanılan ilaçlar yıllardan beri kullanılan, milyonlarca insanda denenmiş güvenilir ilaçlardır. Çok uzun süreler kullanımlarında güvenilirlikleri kanıtlanmıştır.

Astım tedavisinde amaç ağır bir astımlıyı orta derecede astımlı hale getirebilmek, orta astımlıyı ise hafif astımlı hale getirebilmektir. Bu amaçla bazen ilaçların hiç dozunu azaltmadan sizin kontrolünüzün sağlandığı dozda 6ay- 1 sene sürekli kullanmak gerekebilir. Bu süre  sonunda tam olarak kontrol sağlandı ise hekiminizin dozu düşmeyi deneyebilir.Dozu kendiniz düşmeyiniz.  Doz gittikçe düşürülerek bir süre sonra hiç ilaç kullanmaz hale gelebilmek  hastaların bir kısmında mümkün olabilmektedir. Ancak ilaçların dozunu kendiniz azaltmayın ve ilaçlarınızı kendiliğinizden bırakmayın.

ASTIM ATAĞINDA NE YAPACAĞIM?

Astım atağında  kullanmakta olduğunuz kısa etkili beta mimetik ilacı 2 nefes almanız gerekmektedir. Şayet nefesinizde bir düzelme hisstemezseniz 20 dakika sonra 2 nefes daha bu ilaçtan alabilirsiniz. İkinci ilaç alımından 20 dakika sonra hala nefesiniz düzelmedi ise  ve özellikle durumunuz daha da kötüye gidiyorsa en yakın sağlık kuruluşuna baş vurarak acil yardım almanız gerekebilir.

Metabolik Sendrom

Tanım

Metabolik sendrom, insulin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği olumcul bir endokrinopatidir. Metabolik sendrom ayrıca insulin direnci sendromu, sendrom X, polimetabolik sendrom, olumcul dortlu ve uygarlık sendromu gibi farklı terimlerle de tanımlanmaktadır.

Sıklık

Metabolik sendrom prevalansı erişkinlerde ortalama %22 olarak bildirilmektedir. Prevalans yaş ile artmakta, 20-29 yaş gurubunda % 6.7, 60-69 yaş gurubunda ise % 43.5 oranında gorulmektedir. TEKHARF calışmasına gore, 2000 yılı itibariyle Turkiye genelinde 30 yaş ve uzerindeki 9.2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur ve KAH geliştiren bireylerin % 53’u aynı zamanda metabolik sendrom hastasıdır. Ulkemizde metabolik sendrom gorulme sıklığı, erkeklerde % 28, kadınlarda ise % 40 gibi oldukca yuksek değerlerdedir.

Patogenez

Metabolik sendromun tum bileşenlerinin etiyopatogenezini acıklayabilecek tek bir genetik, infeksiyoz yada cevresel faktor henuz tanımlanamamıştır. Metabolik sendrom, insulin direnci zemininde gelişen heterojen bir hastalıktır. Poligenik yatkınlık soz konusu olsa da, modern kent hayatının getirdiği sedanter yaşam ve yuksek kalorili beslenme sendromun seyrini alevlendirmektedir.

Tanı kriterleri

Metabolik sendrom icin farklı tanı kriterleri tanımlanmıştır. Turkiye Endokrinoloji Metabolizma Derneği Metabolik Sendrom Calışma Grubu; metabolik sendrom tanı kriterleri arasında insulin direncinin yer alması gerektiğini savunur. Bu gerekceyle; insulin direncini de iceren 1999-Dunya Sağlık Orgutu Metabolik sendrom tanı kriterleriyle, insulin direncini icermeyen fakat daha sıkı metabolik eşik değerler hedefleyen 2001-NCEP ATP III tanı kriterlerinden oluşturulan yeni bir tanı kılavuzunu onerir.

METABOLİK SENDROM ÇALIŞMA GRUBU

Türkiye Endokrinoloji Metabolizma Derneği, Metabolik Sendrom Çalışma Grubunun

önerdiği, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri (2005)

Aşağıdakilerden en az biri:

• Diabetes mellitus veya

• Bozulmuş glukoz toleransı veya

• İnsulin direnci

ve

Aşağıdakilerden en az ikisi:

• Hipertansiyon (sistolik kan basıncı >130, diyastolik kan basıncı >85 mmHg veya antihipertansif kullanıyor olmak)

• Dislipidemi (trigliserid duzeyi > 150 mg/dl veya HDL duzeyi erkekte < 40 mg/dl, kadında

< 50 mg/dl)

• Abdominal obezite (VKİ > 30 kg/m2 veya bel cevresi: erkeklerde > 94 cm, kadınlarda

> 80 cm)

Metabolik sendrom bileşenleri

1. İnsülin direnci

• Endojen veya ekzojen insuline karşı biyolojik yanıtsızlıktır. Genetik faktorler, fetal malnutrisyon, fiziksel inaktivite, obezite ve yaşın ilerlemesi insulin direncine neden olur.

• Sağlıklı populasyonda % 25, bozulmuş glukoz toleransında % 60 ve tip 2 DM’si olanlarda

% 60-75 oranında insulin direnci gorulur.

• Bu direnc, oglisemiyi sağlayabilmek icin hiperinsulinemiyle karşılanmaya calışılır.

• İnsulin direnci genelde hiperinsulinemiyle birliktedir, fakat her zaman hiperglisemiyle

birlikte seyretmez. Hiperglisemi, insulin direncinin ileri evresidir.

• Altın standart tanı yontemi, oglisemik insulin klemp testidir. Pahalı ve zahmetli bir test

olup, klinik pratikte kullanılmaz.

• Klinik pratikte en sık kullanılan yontem HOMA formuludur. Normal bireylerde

HOMA değeri 2.7’den duşuk olarak bildirilmektedir, 2.7’nin uzeri ise değişik derecelerde

insulin direncini yansıtır.

[HOMA: aclık insulini (μu/ml) x aclık plazma glukozu (mg/dl) / 405)]

2. Diabetes mellitus

• Her ne kadar tum tip 2 diyabetiklerde insulin direnci olmasa da, aşikar DM veya bozulmuş

glukoz toleransı varlığı metabolik sendromun tanı kriterlerinin ilk basamağını karşılar, ayrıca insulin direncinin olması aranmaz.

• Diabetes mellitus tanı kriterleri:

A. Aclık plazma glukoz değerlerine gore;

Aclık plazma glukozu <100 mg/dl = normal

Aclık plasma glukozu 100-125 mg/dl = bozulmuş aclık glukozu (BAG)

Aclık plazma glukozu ≥126 mg/dl = diabetes mellitus

B. OGTT değerlerine gore;

2. saat plazma glukozu <140 mg/dl = normal

2. saat plazma glukozu 140-199 mg/dl = bozulmuş glukoz toleransı (BGT)

2. saat plazma glukozu ≥ 200 mg/dl = diabetes mellitus

• Bozulmus aclık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan kişilerde aşikar diabetes mellitus

gelişme riski artmıştır ve bu hastalar “pre-diyabet” olarak tanımlanmaktadır.

• Tokluk hiperglisemisi, bağımsız bir kardiyovaskuler risk faktoru olarak kabul edilmektedir.

3. Hipertansiyon

• Esansiyel hipertansiyonun altında genellikle insulin direnci bulunmaktadır.

• İnsulinin santral sempatik aktiviteyi arttırıp, bobrekten su ve tuz tutulumunu uyarmasıyla

beklenen hipertansif etkisi, normal fizyolojik koşullar altında oluşturduğu periferik

vazodilatasyona bağlı hipotansif etkisiyle dengelenmiştir. İnsulin direnci varlığında, periferik

vazodilator etkisine de direnc geliştiği icin dengelenememiş vazopressor etkisiyle

hipertansiyon oluşturduğu duşunulmektedir.

4. Dislipidemi

• Metabolik sendrom’da trigliserid ve kucuk-yoğun LDL yuksek, HDL-kolesterol duşuk

iken, LDL-kolesterol genellikle artmamıştır.

• İnsulin direnci ilerledikce, trigliserid duzeyleri yukselmekte, HDL duşmektedir.

• Hipertrigliseridemi ve HDL duşukluğu kardiyovaskuler hastalık riskini arttırır.METABOLİK SENDROM ÇALIŞMA GRUBU

5. Obezite

• TURDEP calışması sonuclarına gore ulkemizde 20 yaş ve uzerindeki kişilerin %34’unde

abdominal obezite gorulmektedir.

• Abdominal obezite insulin direncinin en onemli gostergesidir. Ancak insulin direncli

metabolik sendrom olgularının bir kısmında obezite bulunmayabilir.

• Adipoz doku leptin, rezistin, adiponektin gibi bircok hormon ve sitokin salgılayan

(TNF-a, IL-6, IL-8) aktif bir endokrin organdır.

• Her obez hasta metabolik sendrom acısından taranmalı ve visseral adipozite gostergesi

olarak vucut kitle indeksi yerine bel cevresi olcumu kullanılmalıdır.

• Bel cevresi, arkus kostaryum ve spina iliaka anterior superior arası mesafenin orta noktasından olculmelidir.

6. Koroner arter hastalığı

• Metabolik sendrom erken oluşan atheroskleroz icin risk faktoru olarak kabul edilmektedir.

Metabolik sendromlu hastalarda KAH riski 3 kat artmıştır.

• Kardiyovaskuler mortalite metabolik sendromlu hastalarda %12 iken, metabolik sendromu

olmayanlarda bu oran %2.2 dir.

7. Non-alkolik yağlı karaciğer

• İnsulin direnci karaciğerde basit yağ birikiminden (hepatosteatoz), transaminaz yuksekliği

(steatohepatit), hatta siroza kadar uzanabilen bir seyir izler.

• Obezlerin % 75’inde hepatosteatoz, % 20’sinde steatohepatit, % 2’sinde siroz gozlenir.

8. Polikistik over sendromu

• İnsulin direnci ile ortaya cıkan kronik anovulasyon ve hiperandrojenizmle karekterizedir.

• % 40 olguda bozulmuş glukoz toleransı veya aşikar DM gorulur.

• Erken yaşlarda kardiyovaskuler hastalık gorulme riski artmıştır.

9. Subklinik İnflamasyon

• C-reaktif protein duzeyleri, abdominal obezite, trigliserid yuksekliği, HDL-duşukluğu

ve kan glukozu gibi metabolik sendrom bileşenleriyle korelasyon gosterir.

• Metabolik sendrom’lu vakalarda, CRP duzeyleri arttıkca kardiyovaskuler risk artar.

• Bu akut faz cevabının, zeminde varolan bir subklinik inflamasyonu yansıttığı ve bu surecin

progresif olarak DM ve ateroskleroz gelişiminden, hatta plak rupturunden sorumlu

olduğu duşunulmektedir.

10. Endotel Disfonksiyonu

• Vaskuler endotel, normal koşullar altında birbirini dengeleyen vazodilator (nitrik oksit)

ve vazokonstriktor (anjiyotensin II) faktorler salan aktif endokrin bir organdır. Vaskuler

endotelin bu iki fonksiyonu arasındaki dengenin kaybı endotel disfonksiyonu olarak

tanımlanır.

• Metabolik sendromun klinik belirtileri ortaya cıkmadan onceki donemlerde endotel

disfonksiyon geliştiği gosterilmiştir.

• Endotel disfonksiyonunun tayini icin en sık başvurulan noninvazif yontem, brakiyal

arterde akıma bağlı dilatasyonun doppler US ile olcumudur.

11. Hiperkoagülabilite

• İnsulin direnci; plazminojen aktivator inhibitor-1, koagulan sistem bileşenleri (faktor-

VII, faktor-VIII ve von-Willebrand faktor) ve fibrinojen duzeylerini yukselterek

makrovakuler hastalık riskini arttırır.

Tedavi

Metabolik sendrom tedavi hedefleri; insulin direncine neden olan risk faktorlerinin yaşam şekli değişiklikleri ile kontrol altına alınması ve gerekli koşullarda klinik hedeflere ulaşmak amacıyla ilac tedavisinin başlanmasıdır. Yaşam tarzı değişikliği dışında, metabolik sendromu tedavi edebilecek tek bir ajan soz konusu değildir. En uygun tedavi yontemi, kilo kaybının temini ve duzenli egzersiz icin yaşam şekli değişikliğinin sağlanması, sağlıklı beslenme ve sigaranın kesilmesidir.

Kilo kaybı

• %5-10’luk kilo kaybı bile metabolik sendromun tum bileşenlerini kontrol altına alabilir.

• %7’lik kilo kaybı ile birlikte duzenli fizik aktivite 4 yıl icinde Tip 2 DM gelişme riski

%50 azaltmaktadır.

• Total kalorinin % 10’undan azı poliansature, % 20’sinden azı ise monoansature yağlardan

oluşmalıdır. Karbohidratlar total kalorinin %50-60’ını, proteinler ise %15’ini oluşturmalıdır. Diyet 20-30 gram kadar lif icermelidir.

• Diyet onerilerine uyum icin davranış tedavisi ve uzun sureli takip gerekir

Fizik aktivite

• Duzenli fizik aktivite insulin direncini duzelterek glukoz, lipid ve kan basıncı kontrolunu

sağlar ve kardiyovaskuler fonksiyonları duzeltir.

• Kilo alımının engellenmesi icin duzenli olarak hergun 45-60 dakika fizik aktivite

yapılmalıdır. Kardiyovaskuler risk azalması icin ise gunde 10000 adım atılması onerilmektedir

İnsulin direnci

• Metformin insulin direncini duzeltir. Anti-hiperglisemik etkilerine ek olarak iştahı

azalttığı icin kilo kaybı sağlar. Serum lipidleri uzerinde olumlu etkileri vardır. Değişik

dokularda kanser gelişimini azaltmaktadır.

• Glitazonlar ise PPAR-g reseptorlerinin aktivasyonunu sağlayarak insulin direncini

duzeltirler. Lipidler uzerinde olumlu etkileri vardır. Subkutan yağ dokusunda artış

oluşturmasına karşın visseral yağ dokusunda artış yapmazlar.Odem ve kilo alma gibi

yan etkileri vardır.Kalp yetmezliğinde kullanılmamalıdır.Koroner arter hastalığı ve

osteoporozu olanlar dikkatle izlenmelidir.

• DM olmayan metabolik sendromlu hastalarda metformin ve glitazonların kullanımı

icin ulkemizde henuz onay yoktur.

Tip 2 diabetes mellitus

• Metabolik sendromlu hastalarda diabetes mellitusun tedavisinde ilk secilecek ilaclar

insulin direncini azaltanlar olmalıdır. Hedeflenen glisemik kontrolun sağlanamaması

durumunda diğer ilaclarla kombinasyon tedavilerine gecilebilir.

• Metformin ve akarboz haric tip 2 DM tedavisinde kulllanılan ilacların kilo alımına

neden olabileceği unutulmamalıdır.

Dislipidemi

• Fibratlar serum trigliseridlerini azaltıp, HDL’yi yukselterek kardiyovaskuler risk faktorlerini

kontrol ederler.

• Aşikar DM ve KAH varlığında statinler hedef LDL duzeyine ulaşmada etkilidirler.

• HDL duşukluğunu kontrol etmede sigara kesilmesi ve duzenli egzersiz en etkili yontemdir.

Obezite

• Yaşam tarzı değişikliği ile ilk 3-6 ayda %5-10 kilo kaybı sağlanamazsa sibutramin ve/

veya orlistat kullanılabilir.

• Morbid obez olgularda cerrahi tedavi uygulanabilir.

Hipertansiyon

• Diyette tuz kısıtlanmalıdır.

• ACE inhibitorleri ve anjiotensin II reseptor antagonistleri insulin sensitivitesini artırdıkları

ve Tip 2 DM gelişimini onlediklerinin yanısıra kardiyoprotektif ve renoprotektif

etkileri nedeniyle metabolik sendromda kullanılırlar.

• Kalsiyum kanal blokerleri ve alfa-blokerler metabolik sendromun diğer bileşenleri

uzerinde olumsuz etki gostermeden hipertansiyonu kontrol ederler.

• Tiazid diuretiklerin dislipidemik ve hiperglisemik yan etkileri, beta-blokerlerin ise

kilo alımına neden olmaları ve HDL duşukluğune yol acmaları tedavide goz onunde

bulundurulmalıdır.

Antiinflamatuar tedavi

• Aşikar tip 2 DM veya koroner arter hastalığı gelişmiş tum bireylerin asetilsalisilat

(75-150 mg/gun) kullanması onerilmektedir

Dünya Sağlık Örgütü-1999, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri

• Aşağıdakilerden en az biri:

• İnsulin direnci

• Bozulmuş glukoz toleransı

• Aşikar diabetes mellitus

ve

Aşağıdakilerden en az ikisi:

• Hipertansiyon (kan basıncı > 140/90 mmHg veya antihipertansif kullanıyor olmak)

• Dislipidemi (trigliserid duzeyi > 150 mg/dl veya HDL duzeyi erkekte < 35 mg/dl, kadında< 39 mg/dl)

• Abdominal obezite (VKİ > 30 kg/m2 veya bel/kalca oranı erkekte > 0.90, kadında >

0.85)

• Mikroalbuminuri (idrar albumin atılımı > 20 mcg/dakika veya albumin/kreatinin oranı

> 30 mg/g)

National Cholesterol Education Program (NCEP) Adult Treatment Panel III (ATP

III)-2001, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri

Aşağıdakilerden en az üçü:

• Abdominal obezite (bel cevresi: erkeklerde > 102 cm, kadınlarda > 88 cm)

• Hipertrigliseridemi ( ≥150 mg/dl)

• Duşuk HDL (erkeklerde < 40 mg/dl, kadınlarda < 50 mg/dl)

• Hipertansiyon (kan basıncı ≥ 130/85 mmHg)

• Hiperglisemi (aclık kan glukozu ≥ 110 mg/dl)

International Diabetes Foundation (IDF)-2005, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri

• Abdominal obezite (Bel cevresi: Avrupalı erkeklerde ≥ 94 cm, kadınlarda ≥ 80 cm)

ve

Aşağıdakilerden en az ikisi

• Trigliserid ≥ 150 mg/dl

• HDL: erkekte < 40 mg/dl, kadında < 50 mg/dl

• Kan basıncı ≥ 130/85 mmHg

• Aclık kan glukozu ≥ 100 mg/dl